Uzun bir aradan sonra blogumuzun, mahallemizin onuncu yazısından tekrar merhabalar. Hayatımın hiçbir şey yapmak istemediğim bir evresinde olduğum için maalesef bloga uzun bir ara vermek durumunda kaldım. Şimdi bu satırları yazarken ödevini yapmadan okula giden bir ilkokul çocuğu gibi hissediyorum. Umarım hoş görürsünüz bu durumu ve beni.
Nerelerdeydin diye merak edenleriniz varsa sizlere kısa bir özet vermek isterim. Öncelikle ağustos ayından itibaren Toronto’ya taşınacağım kesinleşti. Yakın ilişkilere dair blog yazmak yetmiyormuş gibi üzerine doktora yapmak için kabul aldım. Toronto’ya taşınma fikrine hala alışmaya çalışıyorum. Bu durum hayata, insanlara, ağaçlara ve çevremdeki her şeye bakışımı da değiştirdi. Üç dört ay sonra ardımda bırakacağımın farkında olarak etrafa bakmak ilginç bir durum. Nasıl hissettiriyor derseniz, inanın bilmiyorum. Bunun dışında, Almanya’dan gelen dostumla bebek kuğuları gördüm, bolca futbol oynayıp maç izledim, İstanbul’a gidip geldim, karşımdaki okulda 23 Nisan’a hazırlanan çocukları seyrettim ve tüm bunlar olurken kendime artık bloga bir şeyler yazmam gerektiğini hatırlattım. Kısmet bugüneymiş.
Geçtiğimiz yazıda sizden gelenler üzerine yazmak istediğimi söylemiştim. Sizden pek bir şey gelmedi, canınız sağ olsun. İzniniz olursa sizden gelen birkaç konuyu da gelecekte yazmak istiyorum çünkü son bir iki aydır çevremde sıkça gördüğüm, konuştuğum ve kafamı kurcalayan bir konu var. Söylediğim gibi, hem Ankara’da hem de İstanbul’da arkadaşlarımla görüştüm. Hepsiyle konuştuğumuz ortak bir nokta vardı: Ne hissettiğimizi, ne istediğimizi, nereye gittiğimizi, neden gittiğimizi biliyor muyuz? Aylarca, yıllarca çabaladığımız bir durum istediğimiz gibi sonuçlandığında mutlu olabiliyor muyuz? Yaprak gibi oradan oraya savruluyoruz ama içimizde açan çiçeklerin veya yağan yağmurların farkına varabiliyor muyuz? Heyecanımızı mı kaybettik, yok inancımızı mı?
Kalk dostum ormana gidelim
Geyik sesleri içine çökelim
Yeniden doğuş, kıvanç, uyum
Kurgular bir yana, biz bir yana
İlk kez düşünmeden görelim
Martılar gibi yağmurun altında
Melih Cevdet Anday–Yağmurun Altında
Duyguları tanıyamama veya ayırt edememeye dair gözlememim sadece arkadaşlarımla olan sohbetlerime dayanmıyor. Son dönemde psikoloji alanında da “emotion differentiation (duygu ayrıştırma becerisi)” veya “aleksitimi (duygu körlüğü)” konularında sayısı gittikçe artan çalışmalar yapılıyor. Bağlamımız dışında olduğu için bu çalışmaların bulgularına değinmeyeceğim. Benim kafamı kurcalayan konu neden bu çalışmalar gittikçe artıyor? Neden duygularımızı tanıyamıyoruz? İçimizde bir şeyler oluyor: fırtınalar kopuyor, yağmurlar yağıyor, çiçekler açıyor, karlar yağıyor. Ve biz bunlardan bihaber yaşıyoruz. Hatta onlardan kaçıyoruz. Neden?
Bu blogda, mahallede sorduğumuz soruların cevabı tek bir yere çıkıyor: kepaze zamanlar. Belirsizlikler içinde yaşadığımız, zihnimizde sürekli bir düşüncenin döndüğü, amaçlı veya amaçsız sürekli bir uğraş içerisinde olduğumuz bir zaman. Dört bir yanımızı sis sarmışken nasıl görebiliriz ki içimizde olanları? Dışarıdaki çiçeğin, bulutun, yağmurun bile farkında olmadan yaşadığımız bu zamanlarda kendi içimizdeki süreçlerin nasıl farkında olabiliriz? Belki de tam tersini sormalı: kendi içimizdeki fırtınaların, baharların, yağmurların bile farkında olmadan yaşadığımız bu zamanlarda dışarıdaki çiçeğin, bulutun, yağmurun nasıl farkında olabiliriz?
Duygularımızı tanıyamadığımız, anlayamadığımız hakkında konuşurken terapist bir arkadaşım duyguların işlenebilmesi/anlaşılabilmesi için zihnin boş bedenin uğraş içinde olması gerektiğini söyledi. Yürümek gibi. Kim bilir günümüzde flanörlerin ve flanör kelimesinin değer kazanmasında da bunun payı vardır belki. Kimsenin zihni boş bir şekilde yürüyemediği, adımların her zaman bir amacı ve hep varılması gereken bir yerin olduğu bu kepaze zamanlarda aylak bir şekilde gezebilmek bizlere maharetli bir eylem olarak geliyordur.
Düşünmeden, boş bir zihinle yürümeyi beceremiyoruz. Bu tüketim çağında bedenlerimizin de hareket içerisinde olduğunu söyleyemeyiz zaten. Masa başı işlerde, arabalarda, yatakta bilgisayardan dizi izlerken, telefonda sosyal medyada gezinirken bitiriveriyoruz günü. Martılar gibi yağmurun altında düşünmeden görebilmeyi unuttuk. Bakın bahar geldi. Çevremizde binbir türlü çiçekler, böcekler (bu betonlaşma kepazeliğinden ne kadar kaldıysa, orası da ayrı bir konu). Hangi birini görebildik? Aklımızdaki deadlineları, planları, belirsizlikleri düşünmeden bakabildik mi onlara, görebildik mi onları? Bunları suçlayıcı bir yerden söylemiyorum. Veya “haydi, yarın çevrenizdeki çiçeklere selam verin!” gibi bir teşviğim de yok. Hatta vermeyin, niye veresiniz ki? Bir ödevi tamamladığınız için duygularınızın farkına varamazsınız. Çiçekleri gördüğünüz için yaşamınız boyunca yanınızda taşıyacağınız belirsizlikleri, her yanınızı sarmış sisleri kaldıramazsınız.
Biz bir kumaş dokuyoruz
Güle ağlaya,
Ne mesuduz, ne bedbahtız
Başka, bambaşka.
Melih Cevdet Anday– Tezgah
Biz bir kumaş dokuyoruz. Çocukluğunu, gençliğini, yetişkinliğini, aşkını, işini, dostluklarını, her şeyini ince ince dokuyoruz. Kimi zaman gülüyor, kimi zaman da ağlıyoruz. Bu kumaşın topu da, dokuması da bitmek bilmiyor. Mazhar, Fuat ve Özkan çalıyor fondaki müziği: Tam varıyorum ki hedefe/ Bir yenisi başlıyor/ Bu oyun hep aynı, değişmiyor. Üniversiteye giriyorsunuz, bitmiyor. Mezun oluyorsunuz, bitmiyor. İş buluyorsunuz, bitmiyor. Hep bir belirsizlik, hep bir vuslat hevesi yanıbaşınızda. Üstelik beni daha da üzen, hedefe tam vardığınızda mutlu olamıyorsunuz, başardıklarınızla gururlanamıyorsunuz, hemen bir yenisini düşünmek zorunda kalıyorsunuz. Sizden rica ediyorum oturup düşünün biraz geçmişinizi, neler istediğinizi, ne yollarda yürüdüğünüzü ve neler başardığınızı. Hangisinin sonunda hakkını vererek mutlu oldunuz? İlk makalem çıktığında çok mutlu olurum sanıyordum, olmadım çünkü bir başka makale üzerinde çalışıyordum. Toronto’dan kabul almak hayatımda kurduğum en büyük hayallerden biriydi belki de fakat işte ne hissediyorum bunun hakkında onu bile bilmiyorum. Toronto’yu başarmanın mutluluğunu yaşamaktansa, Toronto’da başarılı olabilmeyi, ne çalışacağımı nasıl çalışacağımı düşünmeye başladım bile. Birçoğumuz da böyleyiz. Yolun sonunda mutlu olacağımız yanılsamasıyla devam ediyoruz. Halbuki hepimiz kaç kere deneyimledik benzer yolları, kaç kere dinledik Mazhar, Fuat ve Özkan’ı. Oyunu bile bile oynamaya devam ediyoruz, sebebini inanın ben de bilmiyorum. Evet, Melih Cevdet Anday haklısın: yol daha uzun vuslattan fakat üzgünüm ne bir sevgili bekliyor durakta ne de güzel günler.

Kepaze zamanlardan konuştuk, peki ya bu işin ilişkiler kısmını unuttuk mu? Unutmadık tabii ki. Kişinin duygularının körleşmesi veya kişinin duygularına karşı körleşmesi ilişkiler bağlamında iki temel kısımda karşımıza çıkıyor. İlki, flört zırvalığı. Eskiden flörtler iki insanın birbirini tanıdığı, birlikte olmak isteyip istemediklerini anlamaya çalıştığı bir süreçti. Şimdi ise ne hissettiğini bilmeyen insanların, aman ne ağzım yansın ne keyfim bozulsun diye sündürdükleri bir ilişki sürecine dönüştü. Yazının önceki kısımlarında duyguların işlenebilmesi/düzenlenebilmesi için yürümekten, zihnin boş olmasından, bedenin hareket halinde olmasından bahsetmiştik. Belki de daha önemli bir unsuru unutuyoruz: Omurga. Kepaze zamanların omurgasız insanları olarak duygularımız karışık dondurmayı andırıyor. O da olsun, bu da olsun, mutluyum da, üzüntülüyüm de. Nabza göre şerbet, keyfe göre duygudurumu. Haliyle yaşadığımız duyguya değil, canımızın sıkılmamasına, başımızın derde girmemesine, haz-emek puanımızın yüksek olmasına odaklanmış durumdayız. Sabah çok sevdiğimiz, birlikte hayaller kurduğumuz bir insana akşam süslü bir ayrılık mesajı atıyoruz, kimi zaman o zahmete bile girmeden ghostlayıp gidiyoruz.
Bu omurgasızlık meselesini Doktorlar Levent omurgasızlığı gibi bir yerden söylemiyorum. Hatta bu kepaze zamanlarda ilişkilerdeki bu omurgasızlığı bir nebze de olsun anlayabiliyorum. Bu belirsizlikler içerisinde kişinin bir başkasına dair hislerini tanıyamaması, hatta tanısa bile bu hislerden kaçması anlaşılabilir bir durum geliyor (küçük bir not: Bir şeylerin anlaşılabilir olması onu yargılamayacağımız veya ona küfretmeyeceğimiz anlamına gelmez). Üstelik, yaşadığımız romantik hisleri veya genel olarak sevgiyi hayattan bağımsız tutamayız. Duygular bulaşıcıdır. Sadece ötekinin duygusu bize geçmekle kalmaz, bizim bir şeye karşı olan duygularımız ve hislerimiz diğer şeylere olan duygu ve hislerimize de geçer. Haliyle, bu belirsiz zamanların bilinmez duyguları içerisinde karşımızdaki kişiye hissettiklerimizi de anlayamıyoruz.
Hayata karşı heyecanınızı kaybetmişsiniz. Değil beş yıl, beş ay sonra nerede, ne durumda olacağınızı bilmiyorsunuz. İşinizi veya eğitiminizi bir yandan seviyorsunuz ama bir yandan da sabah akşam küfürlerden küfür beğeniyorsunuz. Dünyaya yeniden gelseniz aynı şeyleri yapar mıydınız, bilmiyorsunuz. Sonra biri çıkıyor karşınıza. Okulda, arkadaş ortamında veya bir bayram ziyaretinde, kim bilir. Konuşuyor, anlaşıyorsunuz. Konuşmaya devam ediyorsunuz, ediyorsunuz, ediyorsunuz. Ne mutlusunuz, ne bedbaht. Sonra bir arkadaşınız geliyor ve kritik soruyu soruyor: “sen bu çocuğa karşı ne hissediyorsun?” “eşşeğin..” diyesiniz geliyor ama terbiyeli bir çocuksunuz. Bilmediğinizi söyleyip kaçmaya çalışıyorsunuz. Çocukla konuşmak güzel ama beş ay sonra görüşebilir misiniz belli değil. E aşk hani tüm engelleri aşardı? Aşar aşmasına da kimin uğraşmaya gücü kaldı bununla, başımızdaki dertler neyimize yetmiyor? Çocukla konuşuyorsunuz ama hayata karşı heyecanınızı kaybedeli kim bilir kaç sene oldu. Hiç de dışarıda anlattıkları gibi kelebekler yok içinizde. Fakat bu, çocuktan mı kaynaklı sizden mi kaynaklı yoksa kepaze zamanlardan mı bilmiyorsunuz. Çocuk iyi hoş ama sisli açık bir denizin ortasında, yanıbaşınızda korsanların mı yoksa beach club’ın mı olduğunu bilmediğiniz, ihtimallerin arasında kaybolduğunuz bir yerde çapa atmaktan korkuyorsunuz. Bir insanın üzüntüsünde etken olma ihtimalindense yalnız kalmayı yeğliyorsunuz. İşte kepaze zamanlar, işte ilişkisi. Yaşadığınız, arkadaşlarınızdan duyduğunuz yetmezmiş gibi bir de benden duyun istedim.
Yukarıdaki hikayenin aktörleri değişebilir. Bu kişi bazen biz oluyoruz, bazen bu kişilere maruz kalıyoruz. Bazen romantik bir ilişki oluyor, bazen arkadaşlık ilişkisi. Fakat günün sonunda duygularımızı bir türlü anlayamamamız ilişkilerimizi de etkiliyor. Önceki yazılarda da söylemiştik kişinin kendisini tanıyabilmesi için ötekine ihtiyaç var. Fakat gel gör ki, bu zamanlarda kişinin kendine olan yabacılaşması ilişki kurmasına da ket vuruyor. Bu döngüyü bir yerde kırmak gerekiyor. Dokuz yazıdır az çok bunun üzerine konuştuğumuz için şimdi tekrar başınızı ağrıtmak istemiyorum bu konuda.
Beraber Sevinmek
Geçenlerde Misafir Odası adında bir podcast dizisi dinliyordum. Güven Murat Akpınar’ın seslendirdiği karakter futbol sevdası üzerine konuşurken futbolu sevmesindeki temel sebebin insanlarla birlikte sevinmek olduğunu söyledi. Güven Murat Akpınar’ı çok sever, kendime yakın bulur, podcast dizisi bile olsa söylediklerine önem veririm. Daha da önemlisi, beni tanıyanlar bilirler ki bu hayattaki en büyük iki bağlılığım Fenerbahçe ve futboldur. Yer yer neden bu kadar Fenerbahçe ve futbola bağlı olduğumu sorguladığım oldu. Bir maçın, bir kulübün 25 yaşında bir insanın hayatını bu kadar etkilemesini hep tuhaf buldum. Çocukluğuma dair hatırladığım acı tatlı anıların birçoğunda Fenerbahçe ve futbol vardı. Denizli faciası, Sevilla’lı elediğimiz maçın ertesi gününde elimde formalarla okula gidişim, 11 yaşımda okul turnuvasında kafamı yarıp bayıldıktan sonra oynama isteğim, Amasya okullar arası futbol turnuvası finalinde Zübeyde Hanım İlköğretim Okulundan yediğim o gol -evet, kaleciydim-, 16 yaşında aklı başında bir çocuk olarak Alex De Souza’nın kelini öpmem ve yıllarca bunu Whatsapp profil fotoğrafı yapmam ve nicesi. Sahiden bir insan Fenerbahçe’yi ve futbolu neden bu kadar sever?
Yanlış anlaşılma olmasın, bu konuda bir şikâyetim yok. Fenerbahçe de futbol da başım gözüm üstünedir. Sadece bir sorgulama benimkisi. Güven Murat’ın beraber sevinmek üzerine söylemini duyduktan sonra düşündüm. Fenerbahçe ve futbolun duygu dünyamdaki önemini fark ettim. Statta golden sonra tanımadığım bir insanla sarılarak sevinebilmeyi, maç çıkışı tanımadığım insanlarla birlikte hüzünlenmeyi, sinirlenmeyi, korkmayı, hep beraber heyecanlanmayı. Bunları yaşayabildiysem, bunları öğrenebildiysem Fenerbahçe ve futbolun yerini yadsıyamam. Üstelik bunları bireysel olarak yaşamanın ötesinde, beraber yaşamayı deneyimlemiştim, hala da deneyimliyorum. İnsanların kendi duygularını tanıyamadığı, beraber bir şey yapmaktan uzaklaştığı bu zamanlarda bu şansa erişiyorum (Ha kepaze zamanlar buralara teğet geçmedi tabii ki fakat orası ayrı bir konu). Kimi zaman mutlu oluyorum, kimi zaman üzgün, kimi zaman heyecanlı, kimi zaman korkulu. Fakat tüm bunların ötesinde yaşadığımı hissediyorum. Düşünmeden, çekinmeden martılar gibi görebiliyorum. Herkesin saklayacak yer aradığı bu zamanlarda duygularımı dışavurabiliyorum. Martılar ekmeğinin, ben Fener’in peşinde yaşıyoruz, yaşadığımızı hissediyoruz.
Demem o ki: insanlarla beraber duygularımızı yaşayabileceğimiz alanlar yaratmak gerekiyor belki de. Bu belirsizliklerin arasında kendimizden uzaklaşırken, içimizdeki mevsimlerden uzaklaşırken birbirimize destek olmamız gerekiyor. Benim için Fenerbahçe ve futbol oldu bu. Birçok Ankaralı için Kuğulu’daki bebek kuğular. Kimisi Melih Cevdet gibi ormana gidiyor dostuyla, kimi voleybol maçına. Kimi de bu bloga geliyor. Beraber kepaze zamanlara sövmek, bir şarkıda, bir şiirde, bir cümlede beraber mutlu olabilmek veya hüzünlenebilmek için. Hoş geliyorlar.
Balkona çıkıyorum. Söylemeyi unuttum size, sigarayı bıraktım. Evin karşısındaki okulda 23 Nisan hazırlıkları var. Çocuklar, beraber heyecanlı ve mutlular. Melih Cevdet’in bir şiiriyle bitirmek istiyorum yazıyı. Hoş geldin bahar. Hoş geldin.
Hava ne kadar güzel öğretmenim
Yollar ağaçlar kuşlar ne kadar güzel
Yeryüzü pırıl pırıl öğretmenim
Gizlisi saklısı kalmamış dünyanın
Nesi var nesi yoksa dökmüş ortaya
Bütün bitkiler, bütün hayvanlar, bütün taşlar
Sürüngenler, konglomeralar, serhaslar
Hepsi hepsi ortada öğretmenim.
Ne olur biz de gidelim
Burda kalsın kitaplar
Burda kalsın iğneli karafatmalar
Kollarından bacaklarından gerilmiş kurbağalar
Burda kalsın hepsi
Bomboş kalsın hepsi
Bomboş kalsın evler okullar
Hapishaneler, hastaneler…
Öğretmenim, sevgili öğretmenim
Sırtımıza alırız hastaları
Kim bilir ne özlemişlerdir kırları…
Ya mahpuslar.
Ne sevinirler kimbilir
Sarılıp sarılıp öperler adamı.
Anonim için bir cevap yazın Cevabı iptal et