Altı yazıdır sürekli tekrarladığım bir konu var: hikâyelerimizi kaybediyoruz. Anlık hazlar, üstün körü yaşamlardan dolayı hikâyesi olan yaşantılardan uzaklaşıyoruz. Peki ya insan bir hikâyenin içinde olduğunu nasıl anlar? Her ilişkinin kendince bir hikâyesi yok mudur? İlişkiler bize bir hikâye sağlar mı? Peki ya kepaze zamanlarda ilişkiler? Bu soruların hepsi çok zor sorular. Fakat bu yazıda biraz hikâyeler üzerine, bu sorular hakkında konuşalım istiyorum. Sizlere gerçekleri, doğruları söyleyeceğim gibi bir vaadim, her yazıda olduğu gibi, bu yazıda da yok. Ben bu yazıda sizler yorumlarda, birlikte içimizi dökeceğiz.
Barış Bıçakçı’nın Seyrek Yağmur kitabında, Rıfat karakteri için şöyle bir kısım var: ““Benim bir hikâyem olmalı!” dedi, ” Bir hikâyenin içinde olmalıyım ki, günler aynı kaba damlasın.” Sonrasında kaptırır kendini bir seyrek yağmur hikâyesine. Bu satırlar üzerine bu hafta çok düşündüm. İçinden çıkamadığım temel nokta şu: Günler aynı kaba damlayınca mı bir hikâyemiz olur, hikâyemiz olunca mı günler aynı kaba damlar? Halen de bir cevap bulabilmiş değilim. Sanırım karşılıklı bir süreçten bahsediyoruz fakat hangisi baş hangisi son bilemiyorum.
Günler aynı kaba damlayınca hikâyemiz olur kısmı ile başlayalım. Bu soru üzerine düşünürken kendi hikâyelerimi düşündüm. Bir masada oturup anlattığım hikâyelerimi. Ve hepsinin ortak bir noktası vardı: günlerimin aynı kaba damladığı, lise yıllarımdan, üniversite yıllarımdan hikâyelerdi. Keza dinlediğim hikâyeleri de düşündüm. Çoğu lise yıllarındandı. Çevrenizdeki bir insandan aşk, ilişki hikâyesi anlatmasını rica ederseniz büyük ihtimalle lise yıllarından anlatacaktır. Çünkü bu yıllarda günlerimiz aynı kaba damlar. Günde yedi sekiz saat aynı insanlarla birlikte oluruz. Aynı derslere girer, aynı kişilere söylenir, aynı dertlere dertleniriz. Herkesin yeri bellidir. Duvar kenarına döndüğünüzde kimi göreceğinizi, cam kenarındaki masadan gelen sesin kimin sesi olduğunu bilirsiniz. Sınıfa sabah sekizde girerseniz kimlerin sınıfta olacağını, kimlerin servisinin erken geldiğini bilirsiniz. Hatta sınıfa geç kalan kişiler, hep aynı kişiler olur. Günler aynı kaba damlayınca da hikâyeler oluşmaya başlar: o her masada anlatılan aşk hikâyeleri, ayrılık hikâyeleri, dostluk hikâyeleri.
Burada bir yanlış anlaşılmayı önlemek için şunu not etmek gerekiyor belki: Her yakınlıktan bir hikâye doğar gibi bir iddiam yok. Yakınlığın, günlerin aynı kaba damlamasının bir önkoşulu olabileceğini söylüyorum sadece. Sonrası herkesin hikâyesinde farklı olabilir. Fakat kendi fikrimi sorarsanız bu yakınlığı bir hikâyeye dönüştüren temel unsurlardan birisi dayanışma. Kalabalıkları birlikteliğe dönüştürebilen ortak bir paydada buluşabilmek.
Kalabalıkların birlikteliğe dönüşmesi kısmını bir örnekle açmak istiyorum size. Yazıyı pazar gecesi yazdığım için anılarıma dönmek içimi rahatlatıyor. Üniversitede tanıştığım, yeri bende ayrı olan üç arkadaşım var. İkisi ile bir grup ödevinde tanıştım. Üniversitenin ilk senesi birtakım kişisel meselelerden ötürü pek arkadaşım yoktu, ilk grup ödevinde ikisi yanıma geldi ve beni gruplarına aldı. Yüz kişiden fazla olan o sınıfta üçümüz aynı dertlere dertlenip aynı şeylere güldük. Sonradan üçüncü arkadaşım/ız aramıza katıldı. Onunla da çok sıkıldığımız bir derste bir whatsapp grubu açarak tanışmıştık. Aynı dersleri alıp aynı sınavlara birlikte çalışarak birbirimizin hikâyelerinin bir parçası olduk. Kalabalıklardan bir birliktelik çıkardık. Sözün özü, günler aynı kaba damlıyordu. Her gün birbirimizi okulda görüyor, hangimizin hangi sırada oturduğunu biliyorduk. Ardından bu kaptan bir dayanışma kıvılcımı çıktı. Ve bugün buradayız, hikâyelerimizin birer parçalarıyız. Tüm sevgi hikâyelerim de benzer bir örüntüyü taşıyor.
Burada yazımız çatallanıyor. İlk kısmı kepaze zamanlar. Bu kepaze zamanlarda günler aynı kaba damlamıyor. Her gün ayrı bir kurgu, her gün ayrı bir deadline, her gün ayrı bir koşuşturmaca. Yeni insanlar, yeni görevler, yetişmemiz gereken yeni yerler. Başkalarına yetişememe korkusu ile perçinlenen koşuşturmacalar içerisindeyiz. Anlayacağınız, günler her gün farklı bir kaba damlıyor. Çoğu zaman çevremizdeki insanları bile görmüyoruz, bırakın aynı kaba damlamayı. Haliyle de bir hikâyenin parçası olmaktan ziyade her gün değişen kurguların koşuşturan parçaları olabiliyoruz sadece. En azından benim gözlemim bu yönde. Üniversite veya lise arkadaşlarımla şu an tanışsam ne olurduk hiçbir fikrim yok. Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım benimle konuşamamaktan, halimi hatırımı soramamaktan, hayatımdan bihaber oluşundan şikâyet etti. İşinden gücünden vakit bulamıyor çünkü. Keza dün üniversiteden bir arkadaşım kendisinin instagram storysini beğenmemden sonra beni aradı-kendisi bu blogun da bir okuyucusu, çok teşekkür ediyor sevgilerimi gönderiyorum tekrar-. Ne zamandır beni aramak istediğini ama hayatın koşuşturmasından arayamadığını söyledi. Bu durum benim için de geçerli. Yetişmem gereken yerlerden dolayı parçası olduğum hikâyeleri devam ettiremiyormuşum gibi geliyor. Sizlere rutinime ne kadar düşkün olduğumu daha önce söylemiştim. Her gün aynı şeyleri yapsam bile, her günüm farklı bir kaba damlıyor gibi hissediyorum. Bu kepaze zamanların her gün değişen kurgusunda savruluyorum, savruluyoruz.
Bu kurgular ve yetişecek yerler bizi koca bir yalıtılmışlığa ve yalnızlığa da itiyor. Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada Byung-Chul Han’ın Palyatif Toplum kitabından şu alıntı ile karşılaştım: “Yalnızlık ve yalıtılmışlığın giderek arttığı bir toplumda yaşıyoruz. Narsisizm ve egoizm bunu daha da vahimleştiriyor. Artan rekabet, azalan dayanışma ve empati de insanları yalnızlaştırıyor.” Bu alıntı hem bu yazıyı daha anlamlı hale getiriyor hem de geçtiğimiz altı yazı boyunca konuştuklarımızı tekrar görmemizi sağlıyor. Kendimizinki dışında başka dünyalar olduğunu görmekten uzaklaşıyoruz. Çevremizdekileri anlamak için çaba gösterecek dirayeti kendimizde bulamıyoruz. Ve tabii ki dayanışmamız azalıyor. Birbirimize yakın olsak bile dayanışmayı sağlamak her geçen gün daha da zorlaşıyor. İlişkilerimizi, el ele dayanışmayı sağlayan bir güç değil, yük olarak görüyoruz. Bağlarımızda boğulmuş gibi hissediyoruz. Belki çevremizde hiç olmadığı kadar fazla insan var, belki hiç olmadığı kadar fazla insanla etkileşime giriyoruz. Fakat bunları anlamlı bir etkileşime, bir dayanışmaya, birlikteliğe dönüştürmek zor geliyor.
Çatalımızın diğer ucu ise ortak niyetlilik (shared intentionality). Yakın zamanda çıkan bir psikoloji makalesinde insan bağlarını, diğer bağlardan ayıran temel unsurun ortak niyetlilik olduğunu okudum. Makaleye göre bu ortak niyet ve ortak imajlar bizi birbirimizle daha yakınlaştırıyor. Peki burada ne demek istiyoruz? Bu kısmı makaleden farklı bir şekilde anlatmak istiyorum çünkü yakınlığın fiziksel bir yakınlık olmayabileceğini de göstermek istiyorum. Örneğin, çevrenizdeki bir kişi ile ortak bir instagram hesabını takip ediyor, aynı fotoğrafları beğeniyorsunuz. Onun, sizin fotoğrafları beğendiğinizi bildiğini biliyorsunuz (karışık cümle için özür dilerim). Birlikte oluşturduğunuz ortak bir niyet, ortak bir imaj var. Keza birlikte kitap okumak, film izlemek, bir bankta oturup kuğuları seyretmek. Bunların hepsi bizim yakınlığımızı arttıran ortak niyetlerimiz. Kimi zaman çok sık konuşmadığınız insanların varlığını duymak size iyi hissettirir. Konuşmasanız bile onların sizinle ortak şeyleri beğendiğini, ortak kitapları okuduğunu, ortak dertlere dertlendiğini bilirsiniz. Kurmuş olduğunuz bu ortak niyetlilik sizi onlara yakın hissettirir. Keza sizin varlığınızın onları hafiflettiğini de bilirsiniz. Birbirinizle konuşmasanız bile onların orada olduğunu, bir gün konuşmak istediğinizde sizi bekleyeceklerini bilirsiniz. Peki neden konuşmuyorlar öyleyse diyeceksiniz. Haklısınız. Fakat netlik yazısını hatırlayın lütfen. Sevdiğimizi birine söylemek zor, uzun zamandır konuşmadığımız birisine yazmak da öyle. Utangaçlık deyin, cesaretsizlik deyin, korkaklık deyin. Ne denir bilmiyorum. Betimleyemiyorum da. Fakat anlayabilirsiniz diye düşünüyorum. Bu kepaze zamanlarda ortak bir niyetliliğimizin olduğu insanların varlığıyla hafifliyor, bu birliktelikle geleceğe umutla bakabiliyorum.

Gelelim ipin diğer ucunda. Barış Bıçakçı’nın söylediği, insanın bir hikâyesi olmalı ki günler aynı kaba damlamalı tarafına. Geçtiğimiz yazıda da söylediğim gibi ilişkiler kendimize bir anlam atfettirebilmenin ve hikâye oluşturabilmenin en temel yolu. Bir insanı tanıdığınızda, sevdiğinizde günler aynı kaba, onun kabına damlar. Onun yürüdüğü yollardan yürür, onun çalıştığı yerlerde çalışırsınız. O evine döndüğünde evinize döner, o okula/işe gittiğinde işe gidersiniz. Lise yıllarından bahsetmiştik, oradan devam edelim. Lise yıllarındaki flörtlerin önemli bir göstergesi sabah okula gelme saatleriydi bence. Eğer iki taraftan birisi servisi dolayısıyla okula erken geliyorsa, diğer taraf da o saatte gelmeye başlardı. Hatta Gonçarov bir adım daha ileriye gidip kitabında şöyle diyor:
“zamanı saatlerle, dakikalarla değil, güneşin doğup batmasıyla değil, onunla ölçüyordum: “onu gördüm – görmedim, göreceğim – görmeyeceğim, gelecek – gelmeyecek…”
Keza Ahmet Erhan da:
“Göğü senin saçlarında koklardım. Garip, örneğin güneşin doğuşunu senin yüzünde izlemek gibi garip alışkanlıklarım vardı.”
Belki de ortak niyetliliğin bir ucu da sevgiye çıkıyor. Öyle ya, bir insanı sevmekle başlıyor her şey. Onu sevdiğimizde, onun okuduğu kitaplara, gittiği yerlere, onun derdine daha duyarlı oluyoruz, merak ediyoruz. Hayata artık onun da bir parçası ile bakıyoruz. Eğer şu anda hoşlandığınız, sevdiğiniz bir kişi varsa ve Spotify özetini paylaştıysa lütfen bana söyleyin, onun en fazla dinlediği şarkıları dinlemediniz mi? Böyle bir durumda ortak niyetlilik nasıl oluşmasın? Gel gelelim, bu ortak niyetlilik de günlerin aynı kaba damlamasını teşvik ediyor. Artık günler ilişkinizin kabına damlıyor, ortak niyetlerinizin olduğu, saatlerin sevdiğiniz kişiyi gösterdiği bir kaba. O yüzden kaç yazıdır sevgiye küsmememiz gerektiğini söylüyorum. Çünkü ancak sevebilirsek ve sevginin varlığına olan inancımızı sürdürebilirsek bu ortaklığı, birlikteliği, dayanışmayı tekrar sağlarız diye düşünüyorum.
Yazının başında sorduğum sorular her zamanki gibi yazının sonunda da bir cevaba varamadı. İlişkiler üzerine çalışmanın ve düşünmenin bir laneti sanırım bu. Her yol birbirine çıkıyor. Fakat, bu yazının da kendince bir hikâyesi oldu diye düşünüyorum, ne dersiniz?
İstanbul’da bir Pazar gecesi. Bugün sinemada tek başıma Ölümlü Dünya izleyip birlikte gülebildiğim birinin yoksunluğuyla buruk hissettim. Akşam odama döndüm, yazıyı yazmaya koyuldum. Bu blogu okuyan, benim veya bu blogun varlığının sıcak duygular yaşattırdığını düşündüğüm insanların varlığıyla daha hafif hissediyorum. Umarım sizler de bu satırları okurken öyle hissedersiniz. Bu hafta da bu blogu okuduğunuz için teşekkür ederim. Hikâyeleriniz olur umarım, yıllarca süren, tebessümlerle anacağınız. Hayatınıza insanlar dokunur umarım, birlikte güleceğiniz, birbirinizin varlığıyla güzel günlere inandığınız. Görüşmek üzere.
allamannautica için bir cevap yazın Cevabı iptal et