Melih Cevdet Anday, Raziye kitabına şu cümle ile başlıyor: “Sevdalanmaya gidiyormuşum meğer.” Peki ya biz? Biz nereye gidiyoruz? Yaşadığımız şu kepaze zamanlar, kocaman bir dönme dolaptaymışız gibi. Gittiğimizi sandığımız fakat sürekli başa döndüğümüz. Sürekli daha yukarıya çıkma hayaliyle yaşadığımız, ama gel gör ki kaçınılmaz bir biçimde aşağıya geri döndüğümüz.
Uzun bir süredir hayatta nadir becerilerimden olan yazmaktan uzaktaydım. Ta ki o güne kadar. Bilirsiniz tüm bu blogların, hikayelerin ve yazıların ardında ya hayal kırıklıkları ile dolu aşklar ya da yakın bir dostun sorduğu bir soru vardır. Bu blog -ve bu yazı- da bir dostumun bana sorduğu bir soru ile başlıyor.
Yağmurlu bir İstanbul sabahı. İlişkiler üzerine olan bir blogun yağmurlu bir İstanbul sabahında sorulan bir soruyla başlaması ne de ilginç! Fakat gerçekten de yağmurlu bir İstanbul sabahıydı, yalan söyleyecek değilim. Bu blogda en son okuyacağınız şey yalan olacak. Çünkü ben bu kepaze zamanların yalanlarından sıkıldım. Bu zamanların yağmurlu günleri azaltmasından, bunaltıcı sıcağından da. Oturmuş bir cam kenarına, yağmuru seyredip sevda üzerine düşünecek kaç kişi kaldık? Veya daha doğrusu, kaç günümüz var yağmurun yağdığı? Partilerden partilere, beachlerden beachlere koşup, üstüne bir de sevda hikayeleri bekliyoruz. Kendimizi kandırıyoruz, bu kepaze zamanların bizi alıştırdığı gibi.
Dediğim gibi yağmurlu bir İstanbul sabahı, aylaklık ederken telefonuma bir mesaj geldi: “Anıl, birini sevdiğini nasıl anlarsın?”. Basit bir soru. Google’a yazdığınızda doksan binden fazla sonuç, Ekşi sözlükte üç başlıkta-benim bulabildiğim- onlarca entry, üzerine yazılmış yüzlerce şiir ve yıllardır arkadaş masalarında süregelen sayısızca fikir.
Heyecanlanırsın. Gerilirsin. Miden kıpır kıpır olur. Sürekli onu düşünürsün. Onun derdi senin derdin olur. Sarhoşken kimi düşünüyorsan onu seviyorsundur. Abi bir Turgut Uyar şiiri var ne diyor bak: “gün gelir herkes sevdiğini anlar, kaşla göz arasında” Hangi göz hangi kaş, kaç gün geçti anlayamadım. Anlarsın anlarsın. Gözlerinden anlarsın. Her şarkıda onu düşünürsün.
Bu liste böyle uzayıp gidiyor. Bu listeden elimizde ne kalıyor? Bana kalırsa hiçbir şey. Sokakta liseden sevmediğim birisiyle karşılaştığımda da heyecanlanıp geriliyorum. O kişiyi seviyor muyum, hayır. Sarhoşken ne düşündüğümü bilmiyorum bile. Ki bana bu soruyu soran arkadaşım, alkol almayı sevmiyor. Ne yapsın, sevdiğini anlamak için sarhoş mu olsun? Turgut Uyar’a saygısızlık yapacak değilim ama kaşla göz arasında nasıl anlıyoruz sevdiğimizi? Eğer hemencecik olan bir şeyse bu, ne diye koparıldı bunca papatya, ne bu hengame? Onun derdi benim derdim olacak, iyi hoş da derdi dünya olanın-dünya kadar da derdi olanın- sevdasını ne yapacağız?
Başlarda arkadaşıma bir cevap veremedim. Fakat gerek romantik ilişkiler üzerine yüksek lisans yapmam, gerekse de uzun süredir romantik ilişkiler üzerine düşünüp konuştuğum için bir beklenti vardı. Ve yakın arkadaşlığın getirdiği bir sorumlulukla geçiştirici bir cevap veremiyordum. Üstüne üstlük, dedim ya, kepaze zamanlarda nadir bulunan yağmurlu bir İstanbul sabahıydı. Tabii ki sigaramı yakıp bu konu üzerine düşünecektim. Düşündüm, düşündüm, düşündüm.
Düşünce sürecimi burada uzun uzadıya anlatacak değilim. Sigara içişimi dramatik bir şekilde anlatacak da. Cevabı bulduğum yer bilimsel makale veya şiir/roman değildi. Cevap, Türkçenin-güzel Türkçemizin- ta kendisinde saklıydı. İşte kepaze zamanların getirdiği bir sorun daha: Türkçemizin değerini bilememek, iki dakika oturup da kullandığımız dil üzerine düşünüp güzelliklerini fark edememek.
Sevgi duymak ve sevgi görmek. Bulduğum cevap bu kadar basitti -görünümde-. Türkçede birisini sevdiğimizi belirtmek için sevgi duymak kalıbını kullanıyoruz, birisi tarafından sevildiğimizi belirtmek için ise sevgi görmek. Birini sevdiğinizi anlamak duymaktan, sevildiğinizi anlamak ise görülmekten geçiyor bana kalırsa. En azından dilin gelişimini, sosyokültürel yapısını düşündüğümüzde -kimse merak etmesin bu konuya girmeyeceğim, haddime de değil, dilbilimci değilim- en uygun cevabın bu olduğunu düşünüyorum. Arkadaşımın sorusunu biraz daha genişletiyor ve sevdiğimizi/sevildiğimizi nasıl anlarız sorusuna kendimce bir cevap sunuyorum. Buyrun başlayalım.
Sevgi Duymak
Lisedeydim, sizden güzel olmasın, güzel mi güzel birisini sevmiştim. Ankaramızın güzel sonbaharında, çantamda üniversiteye hazırlık kitapları ile Meşrutiyet caddesini arşınlıyor, bedenim ve ruhumun tüm noktalarıyla onu duyumsuyor ve sonbahar yaprakları gibi savruluyordum. Hani Yeditepe İstanbul’da Ali, Olcay’a diyor ya: “Yüreğimdeki bütün yüzler sana dönüşüyor.” Öyleydi. Dahası, sadece yüzler değil. Kokular onun kokularına, sesler onun sesine dönüşüyordu. Bütün duyu organlarım onu arıyor, ondan aldıkları duyumlar içime siniyor ve gitmiyordu. Ona sevgi duyuyordum. Onu duyuyordum.

Şimdi mübalağa ediyor diyeceksiniz. İki kişi fazla okusun diye olmadıkları oldu yapıyor diyeceksiniz. Dram diyeceksiniz. Canınız sağ olsun. Fakat tüm samimiyetimle söylüyorum ki abartmıyorum. Bir örnek vereyim hatta sizlere. Okuldan çıkmış dershaneye gidiyordum. Bir koku tüttü burnumda. Onun kokusu. Dönüp bakıyorum çevreme. Etrafta herkes var, o yok. Bakın parfüm kokusundan bahsetmiyorum. Şükürler olsun onu ayırt edebilecek yaşta, akıldayım. İyice arandım etrafta ama yok. Hatta ve hatta o gün oradan geçmemiş bile. Ama eminim kokusunu duyduğuma. Deli misin Anıl dedim kendime o gün? Neler oluyor sana? Şimdi yazarken cevaplayabiliyorum bunu: Liseli Anıl, sevdalanmışsın meğer.
Kişisel bir tecrübeyi genelleyemezsin diyeceksiniz, haklısınız. Peki ya ismini veremeyeceğim üniversiteli arkadaşıma ne demeli? Sevdiği kişiyi görmek için sürekli onun gezdiği yerlere giden, uzaktan gördüğü her kişiyi o sanıp heyecanlanan o çocuğa ne olmuştu? Sevdalanmıştı abilerim, ablalarım, çakmak gözlü kardeşlerim, sorusuna cevap arayan yoldaşlarım. Sevdalanmıştı. Gözleri onu arıyor, onu görüyordu. Arkadaşım ona sevgi duyuyor, onu duyuyordu.
Üç beş arkadaşından hikâye dinlemişsin, kendine uyan taraflarını seçmişsin, gelip burada anlatıyorsun diyenler olacaktır. Haklısınız. Gel gör ki bilim de beni destekliyor. Dürüst olmak gerekiyorsa ne bu yazıda, ne de diğer yazılarda bilimsel yazını kullanma taraftarı değilim. Bu blogun bir sempozyum değil, bir arkadaş masası gibi olmasını istiyorum. Zaten üç-beş kişi olacağız. İlgilisine makale de paylaşır, yazıp tartışırız tabii. Neyse, ne diyordum bilim de destekliyor. Yakın ilişkiler literatüründe son yıllarda fazlasıyla çalışılan -en çok çalışılan konulardan birisi dersek yalan olmaz-, ilişki tatmini, daha az tartışma gibi ilişkinin çeşitli etmenlerini olumlu etkileyen bir faktör var: Algılanan partner duyarlılığı (Perceived partner responsiveness). Bakın ne diyor: Duyarlılık. Çünkü sevmek duyarlılıktan, duyarlılık duymaktan geçiyor. Duymadığınız birisine karşı duyarlı olamazsınız. Duymadığınız birisinin derdini dert edinemez, ona destek olamazsınız. Hadi diyelim ki destek olmaya çalıştınız, köstektir efendim o köstek. Ankara havası çalınan bir yerde, mezdeke çaldığını sanıp -yanlış duyup- ona göre dans etmektir.
Kıssadan hisse, birisini sevdiğinizi nasıl anlarsınız sorusunun cevabı sevgi duymaktan geçiyor bana sorarsınız. Zihniniz, bedeniniz, ruhunuz onu duyuyorsa, yüzler onun yüzlerine, kokular onun kokularına dönüşüyorsa, tenine en ufak bir dokunuşunuz yüreğinizde fırtınalar koparıyorsa -ve sayısız onlarca şeyle-, sevdalanmışsınız.
Sevgi Görmek
Geldik ipin inceldiği yere. Sevildiğimizi nasıl anlarız? Instagram story’imize cevap yazarsa, bir gece ansızın mesaj atarsa, arkadaşları ile bizim hakkımızda konuşursa? Bana kalırsa bu kepaze zamanların ilişki bağlamında getirdiği en büyük sorunlardan birisi bu. Sevildiğimizi anlayamıyoruz. Ya da yanlış anlıyoruz. Etrafınıza bir bakın. Sevildiğini sanıp reddedilen arkadaşlarımız, sevilmediğini sanıp platonik bir aşkın peşinden sürüklenen dertlilerimiz. Bir bakın aynaya, anlayabiliyor musunuz sevildiğinizi? Cesaretiniz var mı çıkıp sevdiğiniz kişiye duygularınızı dökmeye. Çok yaptığım bir şey değil açıkçası ama, ilk yazının günahı olmaz, size içimi dökeyim. Ben anlayamıyorum. Anlayamadığım için kimseye duygularımı dökecek cesaretim de yok. Yahu nasıl anlayayım zaten? Tüm bu kendini tanı, kalbinin sesini dinle zırvaları sarmışken şu kepaze zamanları, insanlar daha kendini tanıyamazken, kendini anlayamazken, ben nasıl anlayayım onların beni sevip sevmediğini? Yine de bir cevabım var, sizler için. Kendimde değişen bir şey olmadı ama belki sizlerde değişir. Sevgi görüyorum, beni görüyor, beni seviyor.
Geçtiğimiz sene iki farklı arkadaşımdan, çok benzer iki söz duydum: Bana nasılsın demesi, günümün nasıl geçtiğini sorması o kadar güzel geliyor ki, sevildiğimi hissediyorum. Uzun süredir birisi benimle bu kadar ilgilenmemişti. Tabii cümleleri biraz değiştirdim fakat ana tema buydu. Nasılsın diye sorulması. İlk duyduğumda beni çok şaşırtmıştı. Sahiden bu kadar düşürmüş müydük beklentileri? Bu kepaze zamanlar bizi ne hale getirmişti? Nasılsın diye sorulmasının bir lüks olduğu bir dünya. İnanabiliyor musunuz, karşınızdakine nasılsın diye soruyorsun ve karşınızdaki insan mutlu oluyor. Gel gör ki durum bu. Herkesin kendine, kendi geleceğine, kendi işlerine, kendi ilişki hayatına, kendi dertlerine, kendi geçmişine odaklandığı bir yerde karşısındakini görecek, onu umursayacak bir vakti yok. Hali de. Nasılsın sorusu artık sohbetlerde laf olsun diye araya serpiştirilen bir aksesuar oldu günümüzde. “Anıl nasılsın, bir sorum olacaktı sana?” “Anıl merhaba nasılsın, acaba şu işi yapman mümkün mü?” Peki ya kimin umurunda Anıl’ın nasıl olduğu? Kim görebiliyor Anıl’ın yorgun olduğu zamanları? Anıl’ın kendisini sevdiğini bildiği insanlar.
Köyleri ve “ah o eski mahalleleri” bildiğinizi umuyorum. Köy meydanındaki kahvelerde genellikle erkekler oturur, bahçedeki meyvelerin kuruyuşundan, ülkedeki siyasete kadar çeşitli konularda sohbet eder. Herkesin kahvesi bellidir -Çamur’un kahvesine sevgi ve saygılarımı gönderiyorum-. Teyzelerimiz, halalarımız, ebelerimiz bazen evlerinin altındaki kaldırım taşında, bazen evin bahçesinde, bazen de yol kenarına elleriyle yaptıkları banklarda otururlar. Herkesi nerede bulabileceğiniz az çok bellidir. Hele bayram günleri, sokaktan geçerken bir tanıdık görme umuduyla kimse yerini kaptırmaz. Romantik ilişkiler bağlamındaki bir yazıda ben bundan neden bahsediyorum? Eskiye olan özlemden mi, hayır. Şu yüzden: Kimi arabasıyla basıp geçer yanlarından. Aceleleri vardır. Yetişilmesi gereken bir iş, bahane edilen bir çocuk hep oradadır. Kimisi de durur, iner arabasından halini hatırını sorar, ayak üstü bir sohbet eder. Görür o insanları. Ayrılırken o insanların yüzündeki sıcak tebessümü fark edersiniz. Kendilerini umursayan, seven birilerinin varlığı yüzlerine yansır. Gerçek sevgiler köylerde, eski mahallelerde kaldı gibi bir iddiam yok. Kimi zaman şehrinize gelen eski bir dostun görüşmek istemesinden, kimi zaman çalıştığınız yerdeki bir kişinin sizin olduğunuz yerden geçerken el sallamasında, kimi zamanda sadece nasılsın günün nasıl geçti diye sorulmasında saklı sevilmek. Görülmekte. Çünkü sizi seven birisi, sizi görmek için geçtiğiniz yollardan geçiyor, yemek yediğiniz yerlerde yemek yiyor, çalıştığınız yerlerde çalışıyor. Sizi görebilmek için can atıyor. Sizin gözlerinizden üzgün olduğunuzu görüyor, olağandan fazla hızlı yürüdüğünüzde aceleniz olduğunu fark ediyor. Ve siz sevildiğinizi hissediyorsunuz, sevgi görüyorsunuz. Eğer şanslıysanız.
Geldik sona. Kepaze bir zamanda yaşıyoruz. Birini sevmenin, birisi tarafından sevilmenin anlaşılamadığı bir zamanda. Herkes kendini tanımaya çalışıyor, her gün psikoloğundan influencerına, ekonomistinden mühendisine herkes bize tavsiyeler veriyor. Ben bunları ne zaman görsem görülmediğimi hissediyorum. Birilerinin bu kepaze zamanları dile getirmesi gerektiğini düşünüyorum. Birilerinin iki dakikada bulduğu, okumadığı bir kitabın alıntısından bana tavsiye vermesinden, bana kalbimin sesini dinlememi söylemesinden bunalıyorum.
Yağmurlu bir İstanbul sabahı. Bir dostumdan bir mesaj alıyorum. Kalkıp bir sigara yakıyorum. Türkçemiz geliyor aklıma. Kalkıp blog yazmaya karar veriyorum. Kepaze zamanlarda ilişkileri yazacağım bir blog. İşte ilk yazı. Sevgi duymanın ve görmenin özlemiyle sonlardırdığım bir yazı.
Hoş geldiniz.
kepazezamanlariliskiler için bir cevap yazın Cevabı iptal et