Kepaze Zamanlarda İlişkiler 1: Sevgi Duymak, Sevgi Görmek.

Melih Cevdet Anday, Raziye kitabına şu cümle ile başlıyor: “Sevdalanmaya gidiyormuşum meğer.” Peki ya biz? Biz nereye gidiyoruz? Yaşadığımız şu kepaze zamanlar, kocaman bir dönme dolaptaymışız gibi. Gittiğimizi sandığımız fakat sürekli başa döndüğümüz. Sürekli daha yukarıya çıkma hayaliyle yaşadığımız, ama gel gör ki kaçınılmaz bir biçimde aşağıya geri döndüğümüz.

Uzun bir süredir hayatta nadir becerilerimden olan yazmaktan uzaktaydım. Ta ki o güne kadar. Bilirsiniz tüm bu blogların, hikayelerin ve yazıların ardında ya hayal kırıklıkları ile dolu aşklar ya da yakın bir dostun sorduğu bir soru vardır. Bu blog -ve bu yazı- da bir dostumun bana sorduğu bir soru ile başlıyor.

Yağmurlu bir İstanbul sabahı. İlişkiler üzerine olan bir blogun yağmurlu bir İstanbul sabahında sorulan bir soruyla başlaması ne de ilginç! Fakat gerçekten de yağmurlu bir İstanbul sabahıydı, yalan söyleyecek değilim. Bu blogda en son okuyacağınız şey yalan olacak. Çünkü ben bu kepaze zamanların yalanlarından sıkıldım. Bu zamanların yağmurlu günleri azaltmasından, bunaltıcı sıcağından da. Oturmuş bir cam kenarına, yağmuru seyredip sevda üzerine düşünecek kaç kişi kaldık? Veya daha doğrusu, kaç günümüz var yağmurun yağdığı? Partilerden partilere, beachlerden beachlere koşup, üstüne bir de sevda hikayeleri bekliyoruz. Kendimizi kandırıyoruz, bu kepaze zamanların bizi alıştırdığı gibi.

Dediğim gibi yağmurlu bir İstanbul sabahı, aylaklık ederken telefonuma bir mesaj geldi: “Anıl, birini sevdiğini nasıl anlarsın?”. Basit bir soru. Google’a yazdığınızda doksan binden fazla sonuç, Ekşi sözlükte üç başlıkta-benim bulabildiğim- onlarca entry, üzerine yazılmış yüzlerce şiir ve yıllardır arkadaş masalarında süregelen sayısızca fikir.

Heyecanlanırsın. Gerilirsin. Miden kıpır kıpır olur. Sürekli onu düşünürsün. Onun derdi senin derdin olur. Sarhoşken kimi düşünüyorsan onu seviyorsundur. Abi bir Turgut Uyar şiiri var ne diyor bak: “gün gelir herkes sevdiğini anlar, kaşla göz arasında” Hangi göz hangi kaş, kaç gün geçti anlayamadım. Anlarsın anlarsın. Gözlerinden anlarsın. Her şarkıda onu düşünürsün.

Bu liste böyle uzayıp gidiyor. Bu listeden elimizde ne kalıyor? Bana kalırsa hiçbir şey. Sokakta liseden sevmediğim birisiyle karşılaştığımda da heyecanlanıp geriliyorum. O kişiyi seviyor muyum, hayır. Sarhoşken ne düşündüğümü bilmiyorum bile. Ki bana bu soruyu soran arkadaşım, alkol almayı sevmiyor. Ne yapsın, sevdiğini anlamak için sarhoş mu olsun? Turgut Uyar’a saygısızlık yapacak değilim ama kaşla göz arasında nasıl anlıyoruz sevdiğimizi? Eğer hemencecik olan bir şeyse bu, ne diye koparıldı bunca papatya, ne bu hengame? Onun derdi benim derdim olacak, iyi hoş da derdi dünya olanın-dünya kadar da derdi olanın- sevdasını ne yapacağız?

Başlarda arkadaşıma bir cevap veremedim. Fakat gerek romantik ilişkiler üzerine yüksek lisans yapmam, gerekse de uzun süredir romantik ilişkiler üzerine düşünüp konuştuğum için bir beklenti vardı. Ve yakın arkadaşlığın getirdiği bir sorumlulukla geçiştirici bir cevap veremiyordum. Üstüne üstlük, dedim ya, kepaze zamanlarda nadir bulunan yağmurlu bir İstanbul sabahıydı. Tabii ki sigaramı yakıp bu konu üzerine düşünecektim. Düşündüm, düşündüm, düşündüm.

Düşünce sürecimi burada uzun uzadıya anlatacak değilim. Sigara içişimi dramatik bir şekilde anlatacak da. Cevabı bulduğum yer bilimsel makale veya şiir/roman değildi. Cevap, Türkçenin-güzel Türkçemizin- ta kendisinde saklıydı. İşte kepaze zamanların getirdiği bir sorun daha: Türkçemizin değerini bilememek, iki dakika oturup da kullandığımız dil üzerine düşünüp güzelliklerini fark edememek.

Sevgi duymak ve sevgi görmek. Bulduğum cevap bu kadar basitti -görünümde-. Türkçede birisini sevdiğimizi belirtmek için sevgi duymak kalıbını kullanıyoruz, birisi tarafından sevildiğimizi belirtmek için ise sevgi görmek. Birini sevdiğinizi anlamak duymaktan, sevildiğinizi anlamak ise görülmekten geçiyor bana kalırsa. En azından dilin gelişimini, sosyokültürel yapısını düşündüğümüzde -kimse merak etmesin bu konuya girmeyeceğim, haddime de değil, dilbilimci değilim- en uygun cevabın bu olduğunu düşünüyorum. Arkadaşımın sorusunu biraz daha genişletiyor ve sevdiğimizi/sevildiğimizi nasıl anlarız sorusuna kendimce bir cevap sunuyorum. Buyrun başlayalım.

Sevgi Duymak

Lisedeydim, sizden güzel olmasın, güzel mi güzel birisini sevmiştim. Ankaramızın güzel sonbaharında, çantamda üniversiteye hazırlık kitapları ile Meşrutiyet caddesini arşınlıyor, bedenim ve ruhumun tüm noktalarıyla onu duyumsuyor ve sonbahar yaprakları gibi savruluyordum. Hani Yeditepe İstanbul’da Ali, Olcay’a diyor ya: “Yüreğimdeki bütün yüzler sana dönüşüyor.” Öyleydi. Dahası, sadece yüzler değil. Kokular onun kokularına, sesler onun sesine dönüşüyordu. Bütün duyu organlarım onu arıyor, ondan aldıkları duyumlar içime siniyor ve gitmiyordu. Ona sevgi duyuyordum. Onu duyuyordum.

Şimdi mübalağa ediyor diyeceksiniz. İki kişi fazla okusun diye olmadıkları oldu yapıyor diyeceksiniz. Dram diyeceksiniz. Canınız sağ olsun. Fakat tüm samimiyetimle söylüyorum ki abartmıyorum. Bir örnek vereyim hatta sizlere. Okuldan çıkmış dershaneye gidiyordum. Bir koku tüttü burnumda. Onun kokusu. Dönüp bakıyorum çevreme. Etrafta herkes var, o yok. Bakın parfüm kokusundan bahsetmiyorum. Şükürler olsun onu ayırt edebilecek yaşta, akıldayım. İyice arandım etrafta ama yok. Hatta ve hatta o gün oradan geçmemiş bile. Ama eminim kokusunu duyduğuma. Deli misin Anıl dedim kendime o gün? Neler oluyor sana? Şimdi yazarken cevaplayabiliyorum bunu: Liseli Anıl, sevdalanmışsın meğer.

Kişisel bir tecrübeyi genelleyemezsin diyeceksiniz, haklısınız. Peki ya ismini veremeyeceğim üniversiteli arkadaşıma ne demeli? Sevdiği kişiyi görmek için sürekli onun gezdiği yerlere giden, uzaktan gördüğü her kişiyi o sanıp heyecanlanan o çocuğa ne olmuştu? Sevdalanmıştı abilerim, ablalarım, çakmak gözlü kardeşlerim, sorusuna cevap arayan yoldaşlarım. Sevdalanmıştı. Gözleri onu arıyor, onu görüyordu. Arkadaşım ona sevgi duyuyor, onu duyuyordu.

Üç beş arkadaşından hikâye dinlemişsin, kendine uyan taraflarını seçmişsin, gelip burada anlatıyorsun diyenler olacaktır. Haklısınız. Gel gör ki bilim de beni destekliyor. Dürüst olmak gerekiyorsa ne bu yazıda, ne de diğer yazılarda bilimsel yazını kullanma taraftarı değilim. Bu blogun bir sempozyum değil, bir arkadaş masası gibi olmasını istiyorum. Zaten üç-beş kişi olacağız. İlgilisine makale de paylaşır, yazıp tartışırız tabii. Neyse, ne diyordum bilim de destekliyor. Yakın ilişkiler literatüründe son yıllarda fazlasıyla çalışılan -en çok çalışılan konulardan birisi dersek yalan olmaz-, ilişki tatmini, daha az tartışma gibi ilişkinin çeşitli etmenlerini olumlu etkileyen bir faktör var: Algılanan partner duyarlılığı (Perceived partner responsiveness). Bakın ne diyor: Duyarlılık. Çünkü sevmek duyarlılıktan, duyarlılık duymaktan geçiyor. Duymadığınız birisine karşı duyarlı olamazsınız. Duymadığınız birisinin derdini dert edinemez, ona destek olamazsınız. Hadi diyelim ki destek olmaya çalıştınız, köstektir efendim o köstek. Ankara havası çalınan bir yerde, mezdeke çaldığını sanıp -yanlış duyup- ona göre dans etmektir.

Kıssadan hisse, birisini sevdiğinizi nasıl anlarsınız sorusunun cevabı sevgi duymaktan geçiyor bana sorarsınız. Zihniniz, bedeniniz, ruhunuz onu duyuyorsa, yüzler onun yüzlerine, kokular onun kokularına dönüşüyorsa, tenine en ufak bir dokunuşunuz yüreğinizde fırtınalar koparıyorsa -ve sayısız onlarca şeyle-, sevdalanmışsınız.

Sevgi Görmek

Geldik ipin inceldiği yere. Sevildiğimizi nasıl anlarız? Instagram story’imize cevap yazarsa, bir gece ansızın mesaj atarsa, arkadaşları ile bizim hakkımızda konuşursa? Bana kalırsa bu kepaze zamanların ilişki bağlamında getirdiği en büyük sorunlardan birisi bu. Sevildiğimizi anlayamıyoruz. Ya da yanlış anlıyoruz. Etrafınıza bir bakın. Sevildiğini sanıp reddedilen arkadaşlarımız, sevilmediğini sanıp platonik bir aşkın peşinden sürüklenen dertlilerimiz. Bir bakın aynaya, anlayabiliyor musunuz sevildiğinizi? Cesaretiniz var mı çıkıp sevdiğiniz kişiye duygularınızı dökmeye. Çok yaptığım bir şey değil açıkçası ama, ilk yazının günahı olmaz, size içimi dökeyim. Ben anlayamıyorum. Anlayamadığım için kimseye duygularımı dökecek cesaretim de yok. Yahu nasıl anlayayım zaten? Tüm bu kendini tanı, kalbinin sesini dinle zırvaları sarmışken şu kepaze zamanları, insanlar daha kendini tanıyamazken, kendini anlayamazken, ben nasıl anlayayım onların beni sevip sevmediğini? Yine de bir cevabım var, sizler için. Kendimde değişen bir şey olmadı ama belki sizlerde değişir. Sevgi görüyorum, beni görüyor, beni seviyor.

Geçtiğimiz sene iki farklı arkadaşımdan, çok benzer iki söz duydum: Bana nasılsın demesi, günümün nasıl geçtiğini sorması o kadar güzel geliyor ki, sevildiğimi hissediyorum. Uzun süredir birisi benimle bu kadar ilgilenmemişti. Tabii cümleleri biraz değiştirdim fakat ana tema buydu. Nasılsın diye sorulması. İlk duyduğumda beni çok şaşırtmıştı. Sahiden bu kadar düşürmüş müydük beklentileri? Bu kepaze zamanlar bizi ne hale getirmişti? Nasılsın diye sorulmasının bir lüks olduğu bir dünya. İnanabiliyor musunuz, karşınızdakine nasılsın diye soruyorsun ve karşınızdaki insan mutlu oluyor. Gel gör ki durum bu. Herkesin kendine, kendi geleceğine, kendi işlerine, kendi ilişki hayatına, kendi dertlerine, kendi geçmişine odaklandığı bir yerde karşısındakini görecek, onu umursayacak bir vakti yok. Hali de. Nasılsın sorusu artık sohbetlerde laf olsun diye araya serpiştirilen bir aksesuar oldu günümüzde. “Anıl nasılsın, bir sorum olacaktı sana?” “Anıl merhaba nasılsın, acaba şu işi yapman mümkün mü?” Peki ya kimin umurunda Anıl’ın nasıl olduğu? Kim görebiliyor Anıl’ın yorgun olduğu zamanları? Anıl’ın kendisini sevdiğini bildiği insanlar.

Köyleri ve “ah o eski mahalleleri” bildiğinizi umuyorum. Köy meydanındaki kahvelerde genellikle erkekler oturur, bahçedeki meyvelerin kuruyuşundan, ülkedeki siyasete kadar çeşitli konularda sohbet eder. Herkesin kahvesi bellidir -Çamur’un kahvesine sevgi ve saygılarımı gönderiyorum-. Teyzelerimiz, halalarımız, ebelerimiz bazen evlerinin altındaki kaldırım taşında, bazen evin bahçesinde, bazen de yol kenarına elleriyle yaptıkları banklarda otururlar. Herkesi nerede bulabileceğiniz az çok bellidir. Hele bayram günleri, sokaktan geçerken bir tanıdık görme umuduyla kimse yerini kaptırmaz. Romantik ilişkiler bağlamındaki bir yazıda ben bundan neden bahsediyorum? Eskiye olan özlemden mi, hayır. Şu yüzden: Kimi arabasıyla basıp geçer yanlarından. Aceleleri vardır. Yetişilmesi gereken bir iş, bahane edilen bir çocuk hep oradadır. Kimisi de durur, iner arabasından halini hatırını sorar, ayak üstü bir sohbet eder. Görür o insanları. Ayrılırken o insanların yüzündeki sıcak tebessümü fark edersiniz. Kendilerini umursayan, seven birilerinin varlığı yüzlerine yansır. Gerçek sevgiler köylerde, eski mahallelerde kaldı gibi bir iddiam yok. Kimi zaman şehrinize gelen eski bir dostun görüşmek istemesinden, kimi zaman çalıştığınız yerdeki bir kişinin sizin olduğunuz yerden geçerken el sallamasında, kimi zamanda sadece nasılsın günün nasıl geçti diye sorulmasında saklı sevilmek. Görülmekte. Çünkü sizi seven birisi, sizi görmek için geçtiğiniz yollardan geçiyor, yemek yediğiniz yerlerde yemek yiyor, çalıştığınız yerlerde çalışıyor. Sizi görebilmek için can atıyor. Sizin gözlerinizden üzgün olduğunuzu görüyor, olağandan fazla hızlı yürüdüğünüzde aceleniz olduğunu fark ediyor. Ve siz sevildiğinizi hissediyorsunuz, sevgi görüyorsunuz. Eğer şanslıysanız.

Geldik sona. Kepaze bir zamanda yaşıyoruz. Birini sevmenin, birisi tarafından sevilmenin anlaşılamadığı bir zamanda. Herkes kendini tanımaya çalışıyor, her gün psikoloğundan influencerına, ekonomistinden mühendisine herkes bize tavsiyeler veriyor. Ben bunları ne zaman görsem görülmediğimi hissediyorum. Birilerinin bu kepaze zamanları dile getirmesi gerektiğini düşünüyorum. Birilerinin iki dakikada bulduğu, okumadığı bir kitabın alıntısından bana tavsiye vermesinden, bana kalbimin sesini dinlememi söylemesinden bunalıyorum.

Yağmurlu bir İstanbul sabahı. Bir dostumdan bir mesaj alıyorum. Kalkıp bir sigara yakıyorum. Türkçemiz geliyor aklıma. Kalkıp blog yazmaya karar veriyorum. Kepaze zamanlarda ilişkileri yazacağım bir blog. İşte ilk yazı. Sevgi duymanın ve görmenin özlemiyle sonlardırdığım bir yazı.

Hoş geldiniz.

“Kepaze Zamanlarda İlişkiler 1: Sevgi Duymak, Sevgi Görmek.” öğesine 6 yanıt

  1.  Avatar
    Anonim

    Güzel bir yazı olmuş, böyle konuları günlük hayatın basit parçaları ve güneşin doğması gibi basmakalıp şeyler olarak görüyoruz birçoğumuz, çoğu zaman halbuki bunların anlamını düşünmedikçe meselenin özünü kaçırıyoruz. Ama belki de bazı şeylerde bu özü bilmeye gerek yok; birini sevdiğini nasıl anlayacağını bilmeyebilirsin ama o kişiyi sevdiğini bilirsin. Bu doğal olarak gerçekleşmez mi zaten? Yani yaprak sarmasını seviyorum diye her yerde yaprak sarması görmeme ve kokusunu duymama gerek yok ama yaprak sarmasını sevdiğimi biliyorum. Belki de düşündüğümüz kadar karmaşık değildir, çok daha basittir her şey 🙂 Sevip sevmediğimden emin değilsem sevmiyorumdur gibi sert ithamlarda bulunmak istemem ama bulunucam sanırım. Ellerine sağlık umarım yazıların devamı gelir, kepaze zamanların çabalayan insanlara yönettiği görünmez yargılara direnmen dileğiyle 😀

    Liked by 1 kişi

    1. kepazezamanlariliskiler Avatar

      Merhabalar, güzel sözleriniz ve yorumunuz için çok teşekkür ederim. Sizin nezdinizde dün anonim yorumları açmayı unuttuğum (böyle bir ayar olduğunu bilmiyordum) için diğer okuyuculardan özür dilerim. Umarım bu blog herkesin birbiriyle konuştuğu bir yer olur. Yorumunuzun çok yerinde olduğunu düşünmekle birlikte katılmadığım birkaç nokta var. Özü bilmeye gerek mi duymuyoruz yoksa özden mi uzaklaştık bu kepaze zamanlarda? Bana kalırsa artık yüzeysel yaşamaya alıştık, alıştırıldık. Bir özün olabileceğinin farkında bile değiliz. Eşyalarımız var ama eşyanın tabiatından uzaklaştık. Kitaplar okuyoruz, sadece okudum demek için. Filmler izliyoruz, sadece letterbox’da yıldız vermek için. Şarkı dinliyoruz, arkada çalması için.

      Sevgi doğal olarak gerçekleşiyor kimi zaman katılıyorum. Ama kimi zaman da-bana göre çoğu zaman- gri bir zemindeyiz. Sevip sevmediğimizi anlayamıyoruz-en azından ben-. Tam diyorsun ki, yok X sevmiyorsun. Sonra bir gece rüyana giriyor ve aklın karma karışık oluyor. Haliyle insan düşünüp duruyor.

      Yaprak sarması örneğini çok sevdim, çok teşekkür ederim. Yaprak sarmasını da çok severim. Burada sanırım benim ilk yazıda kendimden kaçamayıp, dramatik olmamdan kaynaklı bir yanlış anlaşılma olmuş. Ya da en azından durum benim için böyle değil. Annem yaprak sarması yaptığında odamdan o kokuyu alıyorum. Ki ben gündelik hayatta yemek seçen bir insan bile değilim. Ama o koku geliyor burnuma. Diğer çoğu yemek için ise böyle değil. Veya sarma yerken tat duyumun varlığını hissedebiliyorum. O limonun ekşiliğini. Dramatik olmak istemem ama bir şekilde duyuyorum o yaprak sarmasını-tat, koku aracılığıyla-. Veya annemlere gittiğimde, zihinsel olarak yaprak sarması olsa da yesek diye düşünüyorum. Burada sürekli onu düşünmek, olmadık yerlerde onu duyumsamaktan ziyade, işin özünde “onu duyabilmenin” olduğunu düşünüyorum. Benim örneğim uç bir durumu teşkil ediyordu tabii. Bilmiyorum ne kadar iyi bir cevap oldu ama umarım derdimi anlatabilmişimdir.
      Yazıların umarım devamı gelecek. İlk yazıdan sonra gerek aldığım tepkiler, gerek bu yorum bana bu blogun görüldüğünü, haliyle sevildiğini hissettirdi. Ve son olarak, kepaze zamanlara direnmek tek başıma değil, birlikte olmalı diye düşünüyorum. Bu blog da.
      Tekrar sevgiler, yaprak sarmalı günler.

      Beğen

  2.  Avatar
    Anonim

    Merhabalar öncelikle yazınızı çok beğendiğimi söyleyerek başlamak istiyorum, emeğinize sağlık. Ancak birkaç noktada fikir ayrılığına düştüğümüzü fark ettim. Benim için birini görünce heyecanlanmak, onun kokusunu duyumsamak vs şeklinde anlattığınız durumlar aşkı tanımlar. Aşk ve sevgi benzer ancak aynı zamanda çok da farklı birer kavram. Aşk her zaman en tehlikelisi, en anlaşılamayanı, en insanın elini ayağına dolaştıran deyim yerindeyse en deli divane edenidir bana göre. Sevgi farklıdır. Sevmek sadece insana özgü ve insan için değildir. Sevgi yanında huzurlu ve güvende hissetmektir. Birisi için emek vermektir. Bir konuda yardım etmektedir, zor gününde yanında olmaktır. Karşılıklı ve dengeli olunca güzeldir. Karşılıklı çabayla zamanla oluşur- bir anda değil- elde edilir. Sadece bir koku duyumsamaktan bin kat daha fazlasıdır. Umarım bu naçizane yorumumu içtenlikle yapılmış bir eleştiri olarak algılarsınız. Çünkü evet, ben de kepaze zamanlardan pek de haz etmeyen biri olarak sizden çok da farklı düşündüğüm söylenemez. Sadece ifade etme biçimim farklı diyelim. Tekrardan elinize emeğinize sağlık. Umarım çok yakında devamı da gelir.

    Beğen

    1. kepazezamanlariliskiler Avatar

      Merhabalar güzel sözleriniz ve nezaketiniz için çok teşekkür ederim. Fikir ayrılıkları tabii ki olacak ve benim bu blogdaki en çok istediğim noktalardan birisi bunları konuşmak, dile getirmek. Bu blogda bir tavsiye vermek, bildiğim bir şeyi “uzman” görünümüyle yazmayı değil, arkadaşça sohbet etmeyi diliyorum. O yüzden lütfen her yazıda dilediğiniz gibi yorumlarınızı yazmaktan çekinmeyin, bunları okumak hem aydınlatıcı hem keyif verici benim için.
      Koku duyumsamak aslında uç bir örnekti yazıda ve aşk temelinde olduğunu da söyleyebiliriz. Fakat duyumsamaktan yola çıkarken bundan daha fazlasını dile getirmeye çalışıyordum aslında (gerek zihnen gerek fiziken).
      Söylediklerinize katılıyorum. Bence emek kısmı bu kepaze zamanlardaki ilişkiler için tartışılması bir nokta hatta (örn., ilişkilerimize emek veriyor muyuz emin değilim veya ilişkideki emeğimize yabancılaşmış olabilir miyiz?). Umarım gelecek yazılarda buna da değinebiliriz.
      Sevgi karşılıklı bir çaba gerektiriyor mu emin değilim. Bazen karşımızdaki bizi görmezden gelse de ona sevgi duyabiliriz bence. Daha detaylandırmak isterdim yorumu ama haftanın yorgunluğundan dolayı detaylandıramıyorum maalesef, kusura bakmayın.
      Tekrar çok teşekkür ederim bu haklı ve nazik yorumunuz için. İlerideki yazılarda da görüşebiliriz umarım.

      Beğen

  3. Kepaze Zamanlarda İlişkiler 2: Görmek ve Unutmak. – Kepaze Zamanlarda İlişkiler Avatar

    […] Kepaze Zamanlarda İlişkiler 1: Sevgi Duymak, Sevgi Görmek. […]

    Beğen

  4.  Avatar
    Anonim

    Özden uzaklaşmanın bireye getirdiği belirsizlik ve kargaşa içerisinde yazınız istemeden de olsa içimi yumuşatan bir ümide neden oldu. Düşünüyorum, acaba kepaze zamanlar ya da özden uzaklaştığımız, ilişkilerimizin belirsizlik ile dolup taşmasına neden olan süreçler değişir, dönüşür mü bir gün? Duymak ve görmek üzerinden sevgiye yönelik gerçekleştirdiğiniz betimlemeyi içten bir şekilde benimsiyorum, ama geri kalan her alan sanki derinleşen bir boşluğa dönüşüyor gibi geliyor zaman ilerledikçe. Yazılarınız ve okuyucularınız olarak yorumlarımız ile gerçekleşen bu temasın, kepaze zamanlarda deneyimlediğimiz; en az zamanlar kadar kepaze olan durumlar üzerine düşünme ve derinleşen bir boşluk olarak örneklendirdiğim hissedilebilecek duyguları anlamlandırabilme ya da duygular adına belki bir çeşit kabule varabilme adına güzel bir yol arkadaşlığı olacağına inanıyorum. Kepaze zamanlara inat bizlerden uzaklaşmamanızı, yazılarınıza devam etmenizi temenni ediyorum. Diğer yazılarınızı okumaya devam etmek üzere, emeklerinize sağlık. Saygılar ve sevgiler.

    Beğen

kepazezamanlariliskiler için bir cevap yazın Cevabı iptal et