Kepaze Zamanlarda İlişkiler 12: Kaplumbağalar ve Gönül Yorgunluğu.

Canım Kepaze Zamanlarda İlişkiler Okuyucusu, 

Sana yazdığım her mektuba özürler dileyerek başlama isteğim ne ilginç. Pencereden postacıları gözleyenler gibi sen de pazartesileri mektubumu bekliyor musun? Öyleyse, beni hoş görmen için ne yazsam az. Ancak geçen mektubumda dediğim gibi beni anlamanı umabilirim. Ve hayatın beni bu hale getirmesinden hayıflanabilirim. Biliyorsun, ben hayatına rutinleriyle tutunan, çevremdekilere de rutinleriyle güven veren bir insanım (insandım desem daha doğru olacak sanırım, bu durum ne kadar gücüme gitse de). Beni her pazartesi bir yazıda bulabilirdin, lisede her sabah duvar kenarı masamda mavi parkamın altında uyurken, üniversitede koridorun köşesindeki masada otururken. Şimdi ise bir perde gölgesi gibi bir geliyorum bir gidiyorum, bir geliyorum bir gidiyorum, bir geliyorum bir gidiyorum.

Sana olan günah çıkarma seansım bitmedi. Güvensizliğimin, sadece rutinlerimden kopmama bağlı olmasını dilerdim. Ne yazık ki bununla bitmiyor. Sözlerimin de güven veren bir tarafı kalmadı. Bir süredir sanki seni dolandırıyormuşum, yalanlar söylüyormuşum gibi hissediyorum. Sana son mektubumda sevgiye inanmaktan, sevgiye küsmemekten söz etmiştim. Güzel günlerden, umut etmekten bahsetmiştim. Hayatı paylaşabilmekten. Sana bunları yazarken yalan söylemedim, inan. Fakat gel gör ki her geçen gün tomurcuklanmasını beklediğim inancım ve umudum solup gidiyor. Bu kepaze zamanların toprağında ektiğim tohumlar tutmuyor. E ne suyumuz eski su, ne güneşimiz eski güneş. Tohum ne yapsın? İşte tüm bunlar içerisinde sana kendimin inanmadığı umutlardan bahsetmenin mahcubiyetini yaşıyorum. Yaşamın bir eylem olarak gözümde büyüdüğü, bir değer veya anlam olarak ise küçüldüğü günlerde sana yaşamanın ne güzel bir şey olduğundan söz etmenin ne kadar ayıp olduğunu düşünüyorum. Sana Peyk dinlediğimi söyleyip ardından Arap Şükrü-Gönül Sayfam dinlediğimi saklamanın iki dost arasında olması gereken dürüstlüğe ne kadar yaraşmadığını düşünüp hissettiğim suçluluğun altında eziliyorum. 

Biliyorum, neden diye soracaksın. Ne oldu iki ayda diyeceksin? Hayatını sevgiye olan inancı etrafında kuran ve sevda hikayeleriyle hayata tutunan bana ne oldu? Orhan Veli’yi güzel havalar, beni de Toronto’nun kışları mı mahvetti? Bir ümidim bu. Hayata, aldığı vitaminlerin kendisine ne kadar iyi geldiğini anlatan insanlara inanarak devam ediyorum. Hayatımın eksik parçalarını D vitaminine bağlıyorum. Bir gün güneş çıkacak, D vitamini alacağım ve mutlu olacağım. En sevdiğim ve güvendiğim ise magnezyum! Bir gün bir mektubuma şöyle başlamayı umuyorum: “Bir gün bir magnezyum vitaminini aldım ve bütün hayatım değişti.” 

İşin şakası bir tarafa, nelerin değiştiğine dair çok düşündüm. Dürüst olmak gerekirse kendi söküğümü dikme gibi bir amacım yok fakat sana (ve ne kadar saklasam da kendime) bir açıklama yapmanın boynumun borcu olduğunu biliyordum. Birazdan yapacağım açıklamalarımın ve sebeplerimin de doğruluğuna kefil olamam. Koca bir sis yığınının ardından ne kadar seçilebilirse o kadar. 

Gönül Yorgunluğu

“Gönül yorgunluğu ne, biliyor musun? Gökte yıldızın kalmıyor. Gölgen bir yere sığmıyor. İçindeki şarkı içinde boğuluyor. Penceren sokağa bakmıyor. Bütün sevgi sözleri kalbinde cezaya dönüyor. Kirpiklerin hiçbir güzellikle halkalanmıyor. Baktığın bütün sular yeraltına çekiliyor. Sevmek korkusu ayrılıktan çok önce acı veriyor. Dünyanın bütün cenazeleri evinin önünden kalkıyor. Her gün bir arkadaşın büyüdüğünüz zamanlarda kayboluyor. Girdiğin çıktığın bütün kapıların önünde yabancı, ardında yalnızlık olup kalıyorsun. Ne, biliyor musun gönül yorgunluğu? Kendinden soğuyorsun. Sözünden soğuyorsun. Geçmişinden soğuyorsun. İnandıklarından soğuyorsun. Baktığın yüzlerden soğuyorsun.

İçine bile bakmıyorsun artık. Dünya, inandığın o yitik cennet değil.

Durup dururken inciniyorsun. Kötü söz gerekmiyor bunun için. Sana söylenmesi de gerekmiyor sözün. Tam kirpiklerinin ucunda bir yarım ay, dudaklarında bir boyalı söz… bir kırıcı gülüş yetiyor kapanman için. Saygısız ses, kibirli gövde, tüküren gözler… kalabalık, tanrısından büyük! İskeletine kadar çekiliyorsun. Birisine bir söz söyleyeceksin; sessizlik boğucu; şu uzun ayrılığa bir özür, bir sitem… kırk cümle kuruyorsun, ağzını açmadan vazgeçiyorsun. İncinme değil bu, insana olan inancını yitirme!* Yaranı evde bırakıp çıkıyorsun sokağa. Öyle acıklı bir uzaklık ki, şikâyetin sularını çoktan geçtin. Hiçbir şeye öfke duymuyorsun. İnsan boylu boyunca bir hastalık. İnsan korku. İnsan yıkım. İhtiraslarının külü insan. İnanmıyorsun artık. Anlamamak değil, inanmıyorsun! Can sıkıntısı değil, inanmıyorsun! Yaşamak korkusu değil, inanmıyorsun!

Ruhun hazan mevsimi bu. İnsanın kötülüğe dönüşmesi.

Oysa, gözlerin ne diyorsa doğru, diyecektin. Gamzelerin, diyecektin, dünyanın bütün güneşli pencereleri. Bu hülyalı zaman, diyecektin, kirpiğin kirpiğe değmesi kadar. Parmaklarının rayihası, sesinin gök bahçesi, kulak memelerindeki kandil, kâküllerindeki uykulu arzu, göğüslerinin naz gölleri, bacaklarından akan ırmak, ağzının serçe kuşları, teninin atlas uykuları… ben seni sevmek istiyorum, diyecektin, diyemedin. Güzellik tanrının değil, insanın insana bağışıdır, diyemedin. Yalnızlık taşa çevirir yüreği, diyemedin. İnsan sevmezse dünya bir yaşama cezasından başka nedir ki, diyemedin. Her vazgeçişte gövdemiz biraz daha uzaklaşır bizden, diyemedin. İnsan bütün acılardan sadece bir sevgi sözüyle döner dünyaya, diyemedin.

Gönül yorgunluğu ne, biliyor musun? Ölümün, yaşarken hüküm sürmesi insanda.”

Şükrü Erbaş -Otların Uğultusu Altında

Kendi sislerimin arasında kaybolduğumda güvendiğim insanların fenerine sığınırım. Şükrü Erbaş da onlardan birisi. Cüzdanda taşınan vesikalıklar gibi taşımak istiyorum bu yazısını hayatımın ceplerinde. “Nasılsınız, neyiniz var?” diyenlere vermek istiyorum. Gecenin karanlığı çöküp kendi kendime kaldığımda okuyup yalnız olmadığımı hissetmek istiyorum. Gönül yorgunluğu demek istiyorum, kepaze zamanların bize en büyük cezası. 

Kendimi daha önce söylediğim sözlerle tekrarlamak, seni tekrarlarımla boğmak istemiyorum. Sevmek korkusundan, arkadaşların kayboluşundan ve bunların canımı ne kadar yaktığından daha önce bahsetmiştim. Fakat bu yazıda beni çok etkileyen bir kısım var: Dünya, inandığın o yitik cennet değil. Gerçeğin, duymaktan korktuğun bir cümlenin yüzüne bir tokat gibi çarpılması gibi.

Ben içinde çocuksu bir ümidi taşıyan, hayalperest biriydim. Sevdiğim insan bana aylarca yazmazdı, gece uyurken belki yarın yazar derdim. Dost kitapevinin alt katında bilet sırasında görüp etkilendiğim bir kadınla aynı oyuna bilet alıp, tanışıp, anlaşıp, güzel bir hayat kurmayı hayal ederdim. Fenerbahçe 3-0 yenilirdi, içimden bu maçın döneceğini söylerdim. Sevdiğim insan bana yazmaz, bilet sırasında gördüğüm kadın gittiğim oyuna gelmez ve Fener o maçlarda yenilirdi. Ben yine de umut etmeyi bırakmazdım. Fakat gel gör ki büyüdüm. Büyümek derken yaş olarak. Yoksa gittikçe küçülüyorum. Artık uyurken bile cenin pozisyonunda uyumaya başladım. Kepaze zamanların Çankırılı Benjamin Button’ı. 

Ne diyordum? Ha, evet büyüdüm. Ve büyüdükçe dünyanın inandığım yitik cennet olmadığı gerçekliğiyle yüzleştim. Daha da kötüsü dünyanın inandığım yitik cennet olmayacağı, olamayacağı gerçekliğiyle. Dünyayı seviyordum. Çocukken evimizin bahçesindeki dut ağacını, köydeki domatesin kokusunu, kiraz dallarının narinliğini, kışları lapa lapa kar yağışını, baharları açan çiçekleri, denizin kokusunu, dalgaların sesini, kumdan kaleleri, güneş vuran çakılların sıcaklığını. Hala da seviyorum. Fakat, tüm bunların yok edilişini göz ardı edemiyorum. Yaşamın olağan akışı olan şeylerin, yaşamın ta kendisinin bir lütuf haline gelmesi gerçekliğine üzülmekten kendimi alamıyorum. Bunlara tanık olmanın ve elimden bir şey gelmemesinin, hatta bunlarda benim de payımın olduğu düşüncesinin suçluluğunu üstümden atamıyorum. Geçenlerde sosyal medyada bir farkındalık videosu gördüm. Çiçekler gösteriliyor, yürüyüş yapılıyor. Çiçekler tek tük çünkü her tarafta inşaat var. Vinç operatörünün ucunda bir zamanlar dünyaya olan inancım. Çiçekler tek tük çünkü toprak suyunu almıyor, ne yağmur var ne kar. Yürüyüş yapılıyor, videoda ne bir ayak var ne bir ses. Tek tük insanlar yürüyor sadece. Güneşli bir havada (ki kış mevsiminde olduğumuzu hatırladığımızda bu da ayrı bir can sıkıntısı) insanlar sabah akşam çalışıyor. Her gün iş hayatından bunalan, olur olmadık saçmalıklarla uğraşan insanları dinliyorum. Yaşamdan kopuşlarını. Tüm bunlar olurken neyin farkında olmam gerektiğini sorguluyorum. Belki bizim sorunumuz bazı şeylerin fazla farkında olmamızdır. Bireysel olarak değiştiremeyeceğimiz unsurların farkında olmak gönlümüze ağır geliyor, yorgun düşürüyordur. Sevgi, insanın yaşama farklı bir gözle bakmasını ve duyularının daha da hassas hale gelmesini sağlıyor demiştik. Dünyada bakacak bir şeyi kalmamış, inancını yitirmiş ve bitap düşen bir insanın sevgiden kaçmasından doğal ne olabilir ki?

Bunlar doğayı, yaşamı ve dünyayı bu hale getirenlerle ilgiliydi. Fakat bir de insan ilişkileri bağlamında insanın insana inancını yitirmesi var. Okuduğun kitapları, izlediğin filmleri bir kenara bırak ve bana söyle: son zamanlarda dinlediğin sevda hikayelerinin kaçı mutlu sonlu? Hangi hikayede “vay şerefsiz, insan insana bunu yapar mı?” demedin? Dating app’inden sokağa, flörtünden evliliğine her şey bir bok çukuruna dönüşüyor, dinlediğimiz hikayeler artık şaşkınlık bile yaratmıyor. “Hayat..” deyip geçiyoruz. Şükrü Erbaş üç beş gün dating app’te zaman geçirseydi inanıyorum ki bu yazıyı da yazmadı. Size ne bir yazı yazılır ne bir kelime edilir deyip oturur çayını içerdi. İnsanın, insana inancını yitirdiği bir dünyada ben seni nasıl sevmeye cesaretlendirebilirim ki? 

@dolcebudak – Instagram

Gönül Sayfam

Şükrü Erbaş okurken Kayahan’dan Gönül Sayfam dinliyordum (ve Arap Şükrü’den). “Gönül sayfamda canım açık seçik senin adın yazıyor.” diyordu. Düşündüm. İnsanın, zaman geçtikçe bir ilişki kuramayışının, sevginin ihtimaline bu kadar tutunurken sevginin gerçekliğinden bu kadar kaçışının sebeplerinden birisinin gönül sayfaları olduğuna karar verdim. Bazı yaşlarda kalemimiz daha silinmez, daha keskin oluyor. Fakat nedendir bilmem, yıllar geçtikçe daha silik yazmaya başlıyoruz. Belki kendimize ve dünyaya olan inancımızı yitirdiğimizdendir. Hal böyle olunca, ne zaman gönül sayfalarımızda yeni bir sayfa açsak geçmişin izini görüyoruz. Geçmişteki ilişkilerimizle karşılaştırıyoruz. Sanki sevginin, ilişkinin tek bir formu ve gerçekliği varmış gibi varolan ilişkilerimiz, geçmişteki ilişkilerimizle aynı duyguları tomurcuklandırmadığı için çiçek açmadığını düşünüyoruz. Geçmişteki ile aynı heyecanı duymadığımız için şimdi konuştuğumuz, tanıştığımız insanları sevmediğimizi düşünüyoruz. İyi halt ediyoruz, ne diyeyim.

Ne yapmalı peki? Sen söyle ne yapmalı? Gönül sayfası dediğin silinmiyor, silmeye çalışmak sadece daha da belirgin yapıyor. Sayfayı çevirmek, yeni bir gönül sayfasına geçmek izlerden kurtulmanı sağlamıyor. Bunu yaşadığımız ilişkilere bir serzeniş olarak söylemiyorum, lütfen yanlış anlama. Sana daha önce de söylediğim gibi anılar benim hayattaki tutamaçlarımdan birisi. Kimsenin o anıları benden alamayacağını biliyor ve o anılara sahip olmaktan dolayı mutluluk duyuyorum. Senin için de öyle olmasını umuyorum. Fakat, anılar gönlümü daha da yorgun düşürüyor mudur dersin? Veya tutamaç sandığım anılar, sevgiden kaçmak için kullandığım bahaneler mi sadece? Çünkü sana daha önce de söyledim, insanın mutluluğu yaşayamadıklarında aradığını düşünüyorum. Anılar, yaşanamayacak, yaşanmamış ihtimalleri düşünmenin bir yuvası sanki. İnsan, ne zaman geçmişini düşünse, “ya şöyle olsaydı” demekten kendini alıkoyamıyor. Zihin kendine hikayeler yazıyor, dünyadan ve yaşamın gerçekliğinden yorulan, inancını kaybetmiş insan yaşamayacağı hikayelere mi tutunuyor dersin? Nasreddin Hoca bu kepaze zamanlarda yaşasaydı fıkrasının adı “ya tutsaydı” olurdu belki de. Ya tutsaydı, ya ben sana bu mektubu yazarken sesini sana betimlemekten günlerce usanmayacağım bir insan uykulu, kısık kısık bakan gözleriyle “uyumadın mı daha” deseydi bana. Çok güzel kar yağıyor gördün mü deseydim. Mektubuma bir ara verip bir battaniyenin altına sarılmış balkonda karın yağışını seyretseydik. Sana dönüp anlatsaydım. Şükrü Erbaş deseydim, haklı değilmiş. 

Benmişim

Bir zamanlar kediymişim ben Halûk. Sonra, herhalde kediler arasında işlenebilecek en büyük suçu işlemişim ki dünyaya bir daha gelişimde insan olmak cezasına çarpılmışım…” diye başlıyor bir mektubuna Bilge Karasu. Bana sorsan bir zamanlar kaplumbağaymışım ben derdim. Sana çocukken babamla gittiğimiz Ninja Kaplumbağalar filminden ne kadar etkilendiğimi, Donatello maskemle günlerce dolaştığımı, zaman benden Ninjalık yetilerimi alsa da kaplumbağalığın benimle kaldığını anlatırdım. Eğer o suçu işlemeseydim şimdi bir kış uykusuna yatmanın bana ne kadar iyi geleceğine dair serzenişte bulunurdum. 

Sen nereden çıktı bu kaplumbağa meselesi diye sormadan ben söyleyeyim. Bir süredir sevgiyi hak edip etmediğimi, sevgiyi hak etmek için ne yapıp yapmadığımı sorguluyorum. Evet dünya kepaze, evet dating app’ler kocaman bir bok çukuru, evet bugün konuştuğun insanlar yarın sana “kusura bakma başka biriyle olan ilişkimi keşfetmeye karar verdim. Tanıştığımıza çok memnun oldum” diyor. Evet, geçmişin izleri hala gönül sayfanda duruyor. Evet, karlar yağmıyor, her yer bir beton yığınına dönüşüyor. Ama senin hiç mi suçun yok be adam diyorum kendime. Herkes ve her şey kötü ama sen pirüpak mısın diyorum. Senin yaşamayı mümkün görmediğin ilişkileri ve sevgileri diğer insanlar nasıl yaşıyor diyorum. Ulan diyorum şerefsiz (bir yerden sonra kendimle ağır da konuşmaya başlıyorum), oturup düşündün mü hiç ben sevgiyi hak ediyor muyum? Kendi sorduğum soruya, kendi sorduğum soruyla cevap veriyorum: Sevgi hak edilen bir şey mi? 

İşte o zaman düşündüm, ben bir kaplumbağaymışım. Kabuklu ve meraklı. Perdenin ardından sırıtarak bakan çocuklar gibi gözlerim sürekli hayatın üzerinde. Sevgilisinin gözünde ışıldayan gözlerin, ellerinde çiçeklerle oturmuş bir banka ağlayan gencin, düğünlerin, cenazelerin, bayram törenlerinin, sevdiği çocuğu gizlice izleyenlerin, koridordan geçenlerin, günün doğuşunun, yağmurun yağışının, aşkların yaşanılışının. Yaşamın akışından küçüklü büyüklü hikayelerin hepsini bilmek, görmek, dinlemek, ne şekilde olursa olsun duyumsamak istiyorum. Hikaye toplayıcılığı mı dersin dedektifçilik mi yoksa dümdüz insan olmak mı bilmem. Bana kalırsa pür bir yaşam merakıdır bu -inancını yitirmiş bir merak da olsa-. Fakat, kendime dönerse gözler, sesler, temaslar hemen kabuğuma çekiliyorum. Bu bir tercihten öte bir zorunluluk hissi veya kendiliğinden gelen bir cevap. Bir nevi refleks. Kaplumbağa gibi. Bana aniden sarılan bir arkadaşım sarılmayı bilmediğimi, korktuğumu söylemiş, hayıflanmıştı. Haklıydı. Bana, bu yazıları yazmaya başlayalı kaç sene oldu ne yaptın sevgiyi bulmak için diye sorsan bir cevap veremem. Toronto’ya gideli kaç insanla tanıştın, kaçıyla konuşuyorsun dersen cevap vermeye utanırım. Bir kaplumbağa gibi kabuğuma çekilir sorularının bitmesini beklerim. 

Beni bu kaplumbağa halimle kim neden sevsin? Üstelik yakışıklı, çok zeki, çok ekstrem özellikleri olan bir kaplumbağa da değilim. İnternete herhangi bir kaplumbağa yazdığında çıkan kaplumbağayım. Fakat bundan utanmalı mıyım, bilmiyorum. Sanki suçlu olan benim kabuklarım ve yavaşlığım değil de bu hayatın hızı ve insanların fazla kabuksuz, çıplak oluşu geliyor bana. Ben kusursuzum ve hayat, diğer insanlar yüzünden bu haldeyim demiyorum. Lütfen beni yanlış anlama. Elbet benim de kusurlarım, suçlarım, günahlarım vardır. Kiminin cezasını çektim, kimininkini çekiyorum, kimininkini çekeceğim. Fakat sen söyle, ben mi yavaş ve kabukluyum, bu kepaze zamanlar mı hızlı ve çıplak?

Çevreme bakıyorum. Her şey o kadar hızlı ki. İlişkileri düşün. Dating app’e giriyorsun, üç tane fotoğraf üç tane de basmakalıp cümle yazıyorsun. Bir insanla eşleşiyorsun. Hafta sonu ne yapıyorsun diyorsun. Bu kadar. Veya sosyal medyadan hiç tanımadığın birine hiç korkmadan iki cümle sonra buluşma teklif edebiliyorsun. İnsanların bu özgüveni nereden geliyor? Bu hız, bu çıplaklık fazla değil mi? Sevgi, içinde mahcubiyet de barındırmamalı mı? Biraz olsun yazsam mı, ne der, ne düşünür diye düşünmemeli mi insan? Buluşma teklif etmeden önce konuşup birbirini tanımamalı mı? Evet bizim gönlümüz yorgun düştü, insana olan inancımız yitmeye başladı diye böyleyiz belki ama bu insanların yaptığına güven mi denir? Bana kalırsa hayır. İlişkinin, ilmek ilmek örmekten geldiğini konuşmuştuk bir keresinde. Yavaş yavaş örersin. İki ters bir düz iki ters bir düz iki ters bir düz. Başlarda hiçbir şeye benzemez. Ne çıkacak ki bundan dersin. Fakat zamanla bir kazak, bir bere, bir atkı olur. Fakat günümüz ilişkileri polyester kazak, cırt cırtlı ayakkabı gibi. Hızlı üretim, çabuk yıpranma. Tek giyimlik haz kaynakları. Halbuki insanın, insana ev olabilmesi zaman istemez mi? Birbirini kabuklarından çıkarmak, güven verebilmek, zararsız olduğunu göstermek yavaş yavaş ve zamanla olmaz mı? Ne olursun sen söyle. Ben mi bahaneler buluyorum, yoksa sahiden kepazelik değil mi tüm bu olanlar? 

“Eğer içimizde bir gönül kaldıysa; masal dinleyen, şarkı söyleyen, şiir okuyan, sulara bakan, kuşlara gülen, ağaçları kucaklayan, yalnızlıkla ürperen bir gönül, dünyamız insanın gövdesinde yeniden filizlenmeye başlayacaktır. Yoksa yaşadığımız gezegen hepimizi bir taş masalına çevirecek”

Şükrü Erbaş – Çırpınıp İçinde Döndüğüm Dünya

Bundan mahcubiyet ve kimi zaman suçluluk duysam da sana olan mektuplarımı umutla, güzelliklerle bitirmekten kendimi alıkoyamıyorum. Biliyorum, bu yaşam seni yeterince yoruyor. Şimdiye değin yazdıklarımdan sen de muzdaripsin. Böyle bir durumda tüm bunları söyleyip çekip gitmek yaraşmaz diye düşünüyorum. Şükrü Erbaş da öyle düşünmüş olsa gerek. Yorgun da düşse gönlümüz burada işte. Her gece satır satır, kelime kelime okuduğumuz gönül sayfalarımız. Tüm bu serzenişimiz, üzüntümüz, kırgınlığımız gönlümüzden değil mi? Tüm bu satırlar yalnızlıktan ürpermemizden, bir sevgi sözünü bekleyişimizden değil mi? Benim sana yazışım, senin bekleyişin bundan değil mi? Yıllar geçip giderken, sevdiklerimiz bir bir hayatımızdan giderken birbirimize sığınışımız, gönüldaşlığımızdan değil mi? Öyleyse yeniden filizlenmeyi bekleyecek ve umut edeceğiz. Yorgun düşen gönlümüzü şiirle, şarkıyla, masalla, sevgi sözlerimizle uyandıracağız. Unutma, Anadolu’nun, Ahmed Arif’in ümidi biziz, rüsva edemeyiz. 

Bana bu geç mektubum için kırılmamanı diler, gökyüzünde uçan her kuşun gagasında mektubuma cevabını gözlerim. Filizlenmeyi bekleyen, sevgi görmemiş yerlerinden öperim.

“Öyle yıkma kendini,

Öyle mahzun, öyle garip…

Nerede olursan ol,

İçerde, dışarda, derste, sırada,

Yürü üstüne üstüne,

Tükür yüzüne celladın,

Fırsatçının, fesatçının, hayının…

Dayan kitap ile

Dayan iş ile.

Tırnak ile, diş ile,

Umut ile, sevda ile, düş ile

Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,

Namuslu, genç ellerinle.

Kızlarım,

Oğullarım var gelecekte,

Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.

Kaç bin yıllık hasretimin koncası,

Gözlerinden,

Gözlerinden öperim,

Bir umudum sende,Anlıyor musun?”

Ahmed Arif-Anadolu

“Kepaze Zamanlarda İlişkiler 12: Kaplumbağalar ve Gönül Yorgunluğu.” için 2 cevap

  1.  Avatar
    Anonim

    Selam! Çocukken bizi hayata bağlayan her bağdan büyüdükçe uzaklaştık öylesine uzaklaştık ki. Üzüm asması gibi hayat yönümüzü öyle farklı yönlere çevirdi aynı kökten uzadıklarımızla bile gölgelerimiz ayrı, meyvelerimiz ayrı. Farklı kökten uzadıklarımızdan bahsetmiyorum bile. Bizi budayanlar öyle yetkin budamalı ki birbirimize dolanmadan ama birbirimize rastlayarak, belki destekleyerek, belki aynı paslı demirin etrafında dolanarak büyümeliyiz. Biz ‘yetişkin’ olduğumuz için asmamızı budamak, uzanacağımız yeri seçmek elimize bırakıldı. Şubat ve mart aylarını belki de bu yüzden pek sevmem; yapraklarımız dökük, kış sert geçmiş, eh bir de budayıcımız (böyle bir kelime var mı? Emin değilim.) yani biz kötü kararlar almaya müsaitken umutlu olmak çok zor olabiliyor. Anlayacağın gönül yorgunluğu için ben mevsimi suçluyorum. Belli ki Ağustos olmadan güzel üzüm yiyemeyeceğiz.

    Gerekli zamanlarda dinlemen için Arap Şükrü’ye karşılık Lapsekili Tayfur’dan Geceler’i öneriyorum

    Gelip çöker yalnızlıklar

    Dört yanımda taş duvarlar

    Zindanım olur geceler

    Kurşun gibi bu gönlüme

    Beğen

  2.  Avatar
    Anonim

    selam,

    bizi budayanlara inat aynı kökten olduklarımızla farklı meyvelerimize rağmen birlikte büyümeliyiz. Aynı kökteniz, umut hep burada.

    Beğen

Yorum bırakın