Kepaze Zamanlarda İlişkiler 11: Kara Tren, Kahvaltı ve Kaybolmak.

Evde kendi kendine maçlar yapıp günün sonunda galip gelen, galip gelmediği senaryolarda da kendine daha güzel bir galibiyet hikayesi yazan ve günün sonunda senaryonun gidişatı nasıl olursa olsun kimi zaman bir son dakika golü, kimi zaman son saniye üçlüğü ile final maçını kazanıp annesinin vazosunu kupa olarak kaldıran bir çocuktum. Bir gün TRT’de bir dizi gördüm. Selvi boyu ve uzun beyaz saçları ile Tarık Akan bir lisenin basketbol antrenörünü oynuyor, dümbelek kafalar diye bağırıyordu. Mangal yüreği, çelik bileği ile rakibe sahayı dar ediyordu, Koçum Benim! Son saniye potanın içinde dönen toplar, dramalar, aşklar, lise dostlukları. Benim için her şey fazlasıyla vardı. Bir gün dizide Cicoz bir türkü söyledi: Kara tren gecikir belki hiç gelmez/Dağlarda salınır da derdimi bilmez/Dumanın savurur halimi görmez/Gam dolar yüreğim gözyaşım dinmez. Cicoz bu türküyle liselerarası şarkı yarışmasını kazandı, bir de küçük bir çocuğun hayatında önemli bir yer. Sebebini bilmiyorum, bilsem de inanın hatırlamıyorum ama bu türkü çocukluğumda büyük bir yer edindi. Önce Cicoz gibi gözlerimi kapatıp sınıfta, sonrasında ise okuma bayramında koca bir salona Kara Tren türküsünü söyledim. Belki günün sonunda ne Cicoz gibi bir kupa kazanabildim, ne de çocuk yıldız olabildim ama küçük bir çocuğun hayatında hep hatırlayacağı alkışlar, güzel bir anı ve daha da önemlisi “benim” diyebileceğim bir türkü edindim.

Yıllar içinde öyle ya da böyle Kara Tren hep hayatımın bir köşesinde oldu. Geçtiğimiz dört ay içerisinde ise benim için güvenli bir liman, gecelerimi paylaştığım bir dost. Toronto’ya taşınmamın üzerinden yüzü aşkın gün geçmişken, o dost ve liman, yine onunla paylaştığım bir Cumartesi gecesinde bloga yeni yıl yazısı yazmamı söyledi. Ben de dinledim. Belki de bir yazıdan öte, bir mektup demeli. Kara Tren’e verilmiş bir mektup. Aylardır yazamadığın bir dosta yeni yıl vesilesiyle yazılmış bir mektup. Aklında söyleyecek belirli bir şey olmadan içini dökmek. Kendini ve söyleyeceklerini satırlarda bulmak. Ama her şeyden önce yazamadığın günler için mahcupluğunu dile getirerek.

Canım Kepaze Zamanlarda İlişkiler Okuyucusu, Mahalle Sakini, Yoldaşı, Dostu, Arkadaşı,

Hayatının bunca telaşesi, yorgunluğu, burukluğu içinde bir umut ve ses olarak bu bloga baktıysan ve yeni bir yazı göremeyip bana darıldıysan, haklısın. Her yazımda yok böyle kepazelik, yok şöyle şerefsizlik deyip benim de o kepazelikler içerisinde kendime bir yer edindiğimi düşünüyorsan, haklısın. Her pazartesi gününde, kendi gününde ve kendi saatinde deyip sonra bir anda uzaklaşmama “ulan erkek değil misiniz hepiniz aynısınız” diyorsan, haklısın. Fakat yaşadığımız bu hayatın hengamesini sen de en az benim kadar biliyor ve geçtiğimiz yazılarda anlayış göstermek üzerine yazdıklarımı hatırlıyorsundur diye umuyorum. Dolayısıyla, bir tutam da olsa senden anlayış bekliyorum. Başka bir yere, başka bir zamana göçüşümün az da olsa bir anlayış hak ettiğini düşünüyorum.

Sana bu mektubu çocukken başına taaa koyduğumuz yerlerden, Toronto’dan yazıyorum. Bugün kar yağmıyor ama yine de bir gurbet ayazı var diyebilirim. “bir cumartesidir gurbet ayazı/uzaktan tanık olduğun yaşama/misafirliklere, beyoğlu’na, kuğulu’ya/bir cumartesidir gurbet ayazı/ısınır kulak çınlamasıyla” diyerek tam şu an yazdığım bu dizelerle bu mektuba bir Yılmaz Erdoğan şiiri havası katıp yüzünü buruştursan da seni güldürmeyi umut ediyorum.

Şaka bir yana hafta sonlarını uzun bir süredir daha buruk geçiriyorum. İnsan hafta içinde kendini kaldıracak, hayata devam edecek sebepler bulabiliyor. Özlem yerini telaş, sinir, kaygı gibi kepaze zamanların gündelik duygularına bırakıyor. Öyle ya da böyle zaman geçiyor. Sabah sekiz haydi iş başı, akşam beş ne yemek yapmalı telaşı, dolaptakilerle bir sebze sote yapmak (Bana sorarsan buradaki yaşamamı özetleyen kelimelerden birisi de “sote”. Her gün ne bulduysam hayat dolabımda küçük küçük doğrayıp, hayatın içine atıp kavurduğum, karnımı doyurup günümü doldurduğum bir hayat. Biraz iş, biraz uyku, biraz temizlik, biraz sohbet. Bazı günler başı boş dolanmak geliyor temizlik yerine. Bazı günler iş yerine maç izlemek. Ama öyle ya da böyle soteleniyor günler ardı ardına), bulaşıkları yıka, ortalığı toparla, biraz telefon bilgisayar, haydi gece oldu uyku vakti. Fakat hafta sonları öyle değil. Hele ki cumartesileri. Bir kere insan kalkmak için bir sebep bulamıyor. Ne zamanki sabahları uyanıp saate baksam “ee” diyorum kendime, kalksan ne yapacaksın? Ve uyumaya devam ediyorum. Bir de insanların hayatlarına uzaktan tanık olup özenmek. Beni anlıyorsun değil mi? Bugün bir çay tepsisini paylaşan birine özendim. Çünkü insan en azından cumartesileri termosundan kahve içmeyi bırakıp demlenmiş güzel bir çay içmeli. Yok ben şeker kullanmıyorum demeli. Çay da güzelmiş, ne çayı bu diye sormalı. Yılbaşı için, yeni yıl için planlar yapmalı, planlarına birbirini katmalı. Katmadıkları insanın dedikodusunu yapmalı. Ayrılırken “görüşürüz” demenin güvenini ve doğruluğunu hissetmeli. Gereklilik kiplerime kızmıyorsun değil mi? Çünkü bana kalırsa bunlar ekmek gibi, su gibi hayatın bir parçası olmalı. Bu kepazelikler içinde lüks gibi gözüktüğüne bakma, bir dilek değil beklenti olmalı bunlar. Ah, bir de söylemeyi unuttum. İnsan, hafta sonları uzun ve güzel bir kahvaltıyı paylaşmalı.

Kahvaltı

Bir gün arkadaşlarımdan birisine benim için arkadaşlarıyla güzel bir hafta sonu kahvaltısı yapmasını söyledim. Şaşırdı. Sen de şaşırdın mı bu isteğime? Benim de istersem güzel ve uzun bir kahvaltı yapabileceğimi söyledi. Haklıydı da. Patates kızartmak, masaya iki zeytin bir peynir koymak için hiçbir yerden izin almıyoruz sonuçta. Fakat bu dört ay içerisinde anladım ki (en azından kendim için), eylem sebebini, sebep de paylaşacak kişisini arıyor. Paylaşacak kişisini bulamayan bir eylem ise kaybolup gidiyor.

Şimdi bir masada olsaydık ve yargılayıcı bakışlarla ne demek istiyorsun diye sorsaydın bana sana şu cevabı verirdim: Güzel bir kahvaltı hazırlamak görece uzun ve zahmetli bir iştir. Taş kaldırmıyoruz fakat yine de bir emek harcamak gerekiyor. Ve insan kendine şu soruyu soruyor yalnızken: neden? Yumurta haşlayıp, biraz peynir biraz yeşillik ile dürüm yemek -on beş dakika, doyurucu ve üstelik sıfır bulaşık- varken neden güzel bir kahvaltı masası hazırlayım kendime? Ben bu soruya cevap bulamıyorum. Çünkü benim için hafta sonu kahvaltıları güzel, uzun ve daha da önemlisi birisiyle paylaştığım kahvaltılardı. Bazen ailem, bazen arkadaşlarımla. Günün geri kalanı için bir telaşımız olmadan “aman yaparız, gideriz, çayımız bitsin” diyebildiğimiz, “şundan da ye” diyerek birbirimize ısrar ettiğimiz, birlikte olmanın ve belki de geç kalkmanın huzuru içinde sahiden de güzel günlere uyandığımıza inandığımız sabahlardı. Ve insan bu kahvaltıları paylaşacak birisini bulamadığında, bu kahvaltıları hazırlamak için bir eyleme de geçemiyor. Bir sabah mutfakta Serhan Asker ile Görkemli Hatıralar bölümü açtım. Ayrılmadan önce bizim evdeki kahvaltı masalarında hep onun sesi olurdu. Dedim ki, biraz Aydın görsen, sabah güneşinin altında Nazım okuyan birisi olsa, Serhan Asker sanki çocukluğundan beri bu programı yapmak istiyormuş gibi heyecanla konuşsa, belki kahvaltı hazırlarsın kendine. Hazırlamadım. Yumurtayı haşlamak yerine omlet yaptım. Bulaşığımı yıkarken de bir Sabahat Akkiraz (üstelik Sevcan Orhan tarafından) şarkısı okunuyordu. Kısa günün karı, uzun günün yalnızlığı.

Bir başkasına sorsan kahvaltı yerine akşam yemeği der belki. Başkası zor zamanları paylaşacak der. Başkası güzel zamanlar. Kimi işten dönünce kapıyı açacak birini arar, gününü anlatacak bir kişiyi. Kimi sabah onu uyandıracak, birlikte kahvaltı yapabileceği birini. Fakat tüm bu ihtimaller nehri içinde bir şey akmadan yerini korur: paylaşmak. Burada geçirdiğim her gün bu düşünceme yeni bir kanıt oluyor. İnsan hayatını paylaşacağı birilerini arıyor. Paylaşımsız bir hayat, teşbih dahi kaldırmıyor. Çünkü herhangi bir şeyle ufacık bir kesişim kümesi olmadan eşsiz bir yalnızlığı oluyor.

İşte bu kepaze zamanların bizden aldığı bir şey daha bulduk. Bilmiyorum sen de fark ediyor musun, sanki kimse bir şeyini paylaşmaz oldu. Acısını, sevincini, anısını, kahvaltısını, akşam yemeğini. Paylaşanlar da içten gelerek değil, bir lütufmuşçasına yapıyor bunu. “Anlatayım bari”, “olur gidelim bari”. İnsanın “bari”lerden sonra nokta değil tokat koyası geliyor. Neden böyle olduk, hangi ara böyle olduk inan bilmiyorum. İşin daha da ilginci, paylaşmanın bu kadar azaldığı bir dünyada insanların özünde “paylaşım” bulunan içerikleri tüketmeye bu kadar meraklı olması. Hiç tanımadığı bir insanın kıyafet giyerken düşüncülerini, duygularını paylaştığı içerikleri izleyen insanlar kendi arkadaş ve çevreleriyle bunu yapmıyor. Podcastin veya ünlülerle röportajların milyonlar izlenip dinlenildiği dünyada kimse kendi arkadaşıyla bir şey paylaşma zahmetine girmiyor.

Peki insan neden paylaşmıyor? Bir sebep olarak insanın kendine yabancılaşmasını söyleyebiliriz belki de. Kendi duygularını, acılarını, mutluluklarını anlayamayan bir insan nasıl paylaşabilir ki bunu? Belki bu, o içerikleri izlememizin de sebebidir. Kendini anlayamayan insanlar olarak, kendine dair bir şeyleri anlayıp bunu paylaşma cesaretinde bulunan insanlara hayranlık duyuyoruzdur. Bir sihirbazın şapkadan tavşan çıkarışını görüp şaşıran ve hayran kalan çocuklar, kendilerini şapkadan duygularını veya yaşantılarını anlatma cesareti çıkaran insanlara şaşıran ve hayran kalan yetişkinlere bırakmışlardır kendilerini. Fakat karşı argüman olarak şunu da söyleyebiliriz: o zaman duygularını, yaşantılarını anlayamadığını paylaşsın. Üstelik bu paylaşım, daha önce dediğim gibi insanın kendini anlamasına da yardımcı olacaktır. Bir diğer sebep olarak dümdüz yorgunuz diyebiliriz. Yaşadığımız yetmiyor, bir de anlatması kaldı diyebiliriz. Ve dürüst olmam gerekirse ben bu argümana hak veriyorum. İnsanın acısını insan alıyor belki ama yorgunluğundan emin olamıyorum. Fakat bu argümana da “ee insanlar güzel günlerini bile anlatmıyor, paylaşmıyor artık. Onda da mı yorgunlar” diyebilirsin. Ve ben de omurga uzvumun bana verdiği yetkiye dayanarak sana da hak veririm. Her zamanki gibi sorduğumuz soruların ve kepaze zamanların içinde kayboluruz. Zaten kaybolmak benim için son zamanlarda oldukça tanıdık bir eylem.

Kaybolmak

Bana sorarsan bir hayatı paylaşmak, insana kendini bulmasını sağlayan bir fener de oluyor. Paylaşacak kimsesi olmayan veya hayatında kendisiyle bir şey paylaşan bir kişi olmayan insan, kendi içinde kayboluyor. Yaşamına dair bir sebep arıyor. Bir nevi varoluşsal kriz. Her sabah kalkıyoruz, çabalıyoruz, didiniyoruz ama neden? Neye yarıyorum, ne için yapıyorum, neye yapıyorum?

Varoluşsal kriz gibi bir konuyu bir mektupta üç dört satırla çözecek kadar zeki olmadım. Ama en azından katmanlarından birisine dair bir fikrim var sanırım. Eşsiz hissetme ihtiyacı. Hepimizin içinde bir eşsiz hissetme ihtiyacı yatıyor. Bunu narsistik bir yerden söylemiyorum, bir üstünlük veya kendini beğenme gibi bir yerden düşünme lütfen. Büfedeki abi/ablanın “seninkine ekstra patates ekledim” dediğinde hissedilen o mutluluk, birisinin ortamda başkaları varken sadece sana “kazağın çok güzelmiş” demesi gibi düşünebilirsin. Veya birisinin kalabalık bir ortamda senin yanına gelip sana merhaba demesi, tüm ihtimaller içinde seninle konuşmayı seçmesi gibi. Teklif edebileceği başka arkadaşları da olmasına karşın bir arkadaşının sana bu hafta sonu birlikte bir yere gidelim mi demesi gibi. Herkes bu ihtiyacını farklı yollarla gideriyor. Kimisinin sevgilisi var. Sevgilisinin gece uyurken onu düşündüğünü biliyor, sabah uyandığında günaydın mesajını görüp eşsiz hissedebiliyor. Kimisi ise iş hayatı ile yapıyor bunu. Mesela, bir arkadaşımın öğrencileri onu çok seviyormuş. Üniversitedeki diğer hocalara kıyasla arkadaşımı daha çok sevdiklerini söylüyorlarmış. Başka hocaların odasına gitmezken, onun odasına gelip onunla sohbet etmeye çalışıyorlarmış. Bu sayede arkadaşım eşsiz olduğunu hissedebiliyor, “ben” olarak varoluşuna bir kıymet ve değer atfedebiliyor. Fakat dikkatini çektiyse hepsinin kesişiminde bir paylaşım yatıyor.

Bu ihtiyaç giderilmediğinde ise insan kayboluyor, varoluşsal kriz kıyılarında geziyor. Herkes gibi olmakta sorun yok, fakat herkes gibi görüldüğünü düşünmek insanı bir karanlığa itiyor. İnsan gece yatarken kendisini düşünen birilerinin olduğunu bilmek ve bunun güveniyle uyumak istiyor. Birilerinin hayatında ama büyük ama küçük eşsiz bir yeri olsun istiyor. Bakkallara ve mahalle esnafına duyduğumuz özlem ve sevgi de bundandır belki de. Biz daha söylemeden “her zamankinden mi” demeleri, bize eşsiz bir şekilde davranmalarındandır. Hiç unutmuyorum, altı-yedi yaşlarında abimle Bilecik’e giderken otobüsün muavini bana “küçük bey” demişti. Vazodan kupamı kaldırışımdaki mutluluk ve okuma bayramında aldığım alkışların gururu arasında bir duygu. Eşsizlik. Herkes tutku yiyip meyve suyu içebilir. Ama herkes “küçük bey” olamaz. Ne çok çocukluğumdan bahsettim bu mektupta, birisini bulamayan insan fenerini geçmişte ve çocukluğunda mı arıyor dersin?

@dolcebudak – Instagram

Yine de bir rağmen eklemeli bu mektuba. Bu yalnızlığa, bu kayboluşlara, bu sancılara rağmen demeli. Ve eklemeli: Bunlara rağmen, sevgiye olan inancım içimde tohumlanmaktan yorulmaz. Bir merhabada, bir kapıyı tutuşta, bir gülümsemede açmaya hazır bir çiçek gibi orada bekler. Her yeni yıla girerken unutur acısını, hayal kırıklıklarını bir umutla doldurur kendini. Bu sene de öyle. Hala inanıyorum sevgiye. Belki yeni yılda, belki de yarın. Belki gürül gürül akacak, belki usulca. Belki bir insanın sevgisidir inancımı çiçeklendirecek ve eşsiz hissettirecek, belki de kalabalıklar. Fakat, nasıl veya ne olursa olsun, işte burada çiçeklenmeyi bekliyor sevgiye olan inancım. Umarım, bu inancımı seninle de paylaşıyoruzdur. Unutma, Ahmet Erhan’ın da dediği gibi: 

İnandıramaz beni öldüğüne sevgilerin!

Yaşam ki bir kum saatidir usulca akan

Dolan sevgilerimizdir biz boşaldıkca

Yaşımız biraz da sevgilerimizin akranıdır

Vereceğimiz tek şey budur dünyaya.

Mektubumun sonlarına geliyorum. Umarım bu mektup sana uzun süredir haber alamadığın bir arkadaşının mektubunu okumanın sıcaklığını, heyecanını hissettirmiştir. En azından ben öyle hissettim. Bu blogun hayatımda ne kadar güzel anılara sahip olduğunu hatırladım, geçmişten getirdiği güven dolu sıcaklığı hissettim, mektup yazmayı ne kadar özlediğimi fark ettim. Mektubu paylaşmak için yılbaşını beklemek istemedim, malumun kara tren gecikiyor, belki de hiç gelmiyor. Şimdiden yeni yılını da kutlarım. Umarım güzel anılarla dolu bir yıl olmuştur senin için ve yeni yıl daha da güzellerini getirir. Umarım karlar altında heyecanını ve umudunu paylaşarak ondan geriye sayarsın. Yalnız olsan veya heyecanın olmasa bile umutla 2025’e bakarsın. Belki bu mektup vesilesiyle yıl bitmeden sevdiklerinle yılın son kahvaltısını yaparsınız, belki de pazarda, markette beğendiğin domatesten bir kilo da onlara alırsın. Nerden çıktı bunlar diye sorarlarsa, içimden geldi çok güzel kokuyorlardı, sana da almak istedim dersin. Hayatı paylaşabileceğin, seni düşündüğünü bildiğin, eşsiz bir yerin olduğunu hissettiren ve her karanlığına fener olan insanlarla dolu bir yeni yıl dilerim. İçindeki sevgi tohumlarının çiçekleneceği bir yıl.

Şimdi bir şarkı çalıyor kulağımda. Peyk-Kaybolmam Lazım. Son cümlelerimi de yazıp uyuyacağım. Domatesin, biberin, yumurtanın, kekiğin, semizotunun kokusuyla uyanmayı düşleyeceğim. Tıkırtıların güven dolu ritmini. Usulca açılan bir kapıyı. Günaydınlı bir sabahı. “Günaydın, hadi çayları koyuyorum, kalk” cümlesini.

Mektubuma dönüşünü diler, gözlerinden öperim.

Yorum bırakın