Kepaze Zamanlarda İlişkiler 9: Geçip Giden, Gitmeyen.

Ankara’da bir cumartesi gecesi. Hava soğuk fakat eskisi kadar değil. Eskiden üstünüze bir hırka almadan geceleri balkona çıkamazdınız, şimdi gayet çıkabiliyorsunuz. İçinizi ısıtacak bir çay, kahve olmadan balkonda durabiliyorsunuz. Eskiden bu aylarda balkona çıktığınızda kar yağışını izler, kartopu oynayan tez canlı çocukların seslerini duyar, içinizden Haramiler’in Kar Yağıyor Bu Gün Ankara’ya şarkısını mırıldanırdınız -veya hangi şarkıyı seviyorsanız-. Şimdi ise çöp arabaları dışında bir şey yok, ha bir de arada polis arabaları geziyor. Anlayacağınız, dışarıda buz gibi bir hava yok, odamın sıcak olması için de aşka gerek kalmıyor.

Bildiğiniz üzere bir aydır Ankara’dayım. Geçip giden ve değişen şeylerin gerçekliğiyle yüzleştim. Doğruya doğru, biraz duygulandım. Güzel tarafından bakacak olursak, geçip gitmeyen ve bana güven veren şeyler de vardı. Bu yazıda biraz bunlardan bahsedeceğim. Ee, Ankara’da ya okunur ya âşık olunur ya da ilişkiler hakkında bir blog yazısı yazılır. Buyurun başlayalım.

Geçip Giden

Ankara’daki üç yılım Kızılay’da dershaneye giderek geçti. Yeri geldi sabah dokuzda Dost’un önünde simit ayranla kahvaltı yaptım, yeri geldi gece Karanfil çarşısı gezdim, hatta Kızılay’da arkadaşlarımla sabahladığımız bile oldu. Hayatımın belki de en güzel yıllarını orada geçirdim. Bunları yazıya romantik bir hava katmak için anlatmıyorum. Geçtiğimiz hafta bir arkadaşımla görüşmek için Kızılay’a gittim. Karanfil metrosundan çıktım ve birçok şeyin bıraktığım gibi olmadığını gördüm. Yaklaşık üç senedir Kızılay’a gitmemiştim, gittiğim zamanlarda da içine pek girmemiştim. Ve metrodan ilk çıktığım an her şey gözüme çok yabancı geldi.

Değişmeyen şeyler de vardı tabii. Dost oradaydı, Dostun önünde arkadaşlarını bekleyenler ve klarnet çalan bir grup da. Karanfil metronun önünden çıktığınızda solunuzda sizi bekleyen fakat enflasyona yenik düşmüş Öz Gaziantep de. O an lise yıllarımı hatırladım. 8 liraya Öz Gaziantep’de İskender-kola-tatlı menüsü yiyip kendimizi dünyanın en akıllı insanları sanardık. Etiketlerin bizim için pek bir önemi yoktu. Yediğimiz yerin adı, içtiğimiz kahvenin markası önemli değildi. Birbirimizle vakit geçiriyorduk o kadar. Belki de Starbucks’un karşısındaki Öz Gaziantep’in kapanmasını da kepaze zamanlara bağlayabiliriz. Kim bilir.

Neyse, yazıya Öz Gaziantep reklamı almışım gibi oldu. Ama işte değişime karşı ayakta kalan tek tük yerlerden birisi orası. Yürürken sürekli eskiden burada ne vardı diye düşündüm. İçimde bir yer değişime karşı direniyor, lisedeki halimle o sokakları görmek istiyor gibiydi. Sanırım bu ilişkilerimiz için de geçerli. Geçmişte kurduğumuz o güzel dostluklar değişiyor, tanıdığımız insanların hayatları yepyeni bir hal alıyor fakat biz onları hep ilk günkü gibi görmek, onlarla ilk günkü gibi kalmak istiyoruz. Çoğu zaman bu kabullenemeyişimizin içinde afallıyor ve bocalıyoruz.

Ne yapmalı? Ya da yapmalı mı? Olmalı mı olmamalı mı, yoksa hiç değişmemeli mi? Ama ben değişmezsem, ben olamam ki. İlişkilerimiz de, Bülent Ortaçgil’in söylediği gibi, değişmezse ilişki olmaz belki de. Arkadaşlarımızın hayatına yeni kişiler girecek, bazen sevgilileri bazen yeni yakın arkadaşları olacak. Sevdikleri sosyal medya paylaşımlarını ilk bize atmayacaklar, başlarına gelen olayları ilk bize anlatmayacaklar. Hatta çoğu zaman, tekrar anlatmak yorucu geldiği için bize hiç anlatmayacaklar. İşleri olacak. O her gün gördüğümüz arkadaşlarımızı yeri gelecek bir ay, bir yıl göremeyeceğiz. Bu durumlarda değişime direnip bitap mı düşeceğiz, arkadaşlarımızla kavga edip başka yollara mı savrulacağız yoksa başımızı eğip olanları kabullenecek miyiz?

Bu noktada kim ne derse saygı gösterir, anlayış gösteririm. Bu kepaze zamanlarda omurgalı bir davranış göstererek dostluklarının eskisi gibi kalması için direnen ve -büyük ihtimalle- bunun dayanılmaz acısına katlanabileni anlarım. Dostluklarını kaybetmek istemeyen, bunun için de her değişime uyum sağlamaya çalışanı da. Bu aslında bizi başka bir noktaya götürüyor. Şu an benim size gösterdiğim ve hepimizin gündelik hayatımızda çevremizden beklediği anlayışı biz başkalarına gösteriyor muyuz?

Herkesin, dünyanın kendi etrafında döndüğünü düşündüğü bir dönemde yaşıyoruz. En büyük acılar, dertler bizim. En haklı düşünceler, en yoğun duygular da. Herkesin her şeyi bildiği ve kendi dünyasını yücelttiği şımarık bir zamandayız. Haliyle, kendimiz için beklediğimiz anlayışı başkalarına göstermekte çoğu zaman çuvallıyoruz. İlk yazımızda dediğimiz gibi, çoğu zaman başkalarını görmüyoruz bile, bırakın anlayış göstermeyi. Fakat, sadece kendimizin beklediği gibi bir ilişkiyi yaşamanın, kendimiz gibi olmasını istediğimiz insanlarla ilişki kurmanın bir aynayı sürekli yanımızda gezdirmekten ne farkı var? Geçenlerde, okuduğum bir kitapta İncil’de geçen şu ifadeyi okumuştum: “Eğer yalnız sizi sevenleri severseniz, ne ödülünüz olur? Vergi görevlileri de öyle yapmıyor mu? Yalnız kardeşlerinize selam verirseniz, fazladan ne yapmış olursunuz? Putperestler de öyle yapmıyor mu?”. Bugünlerde bırakın yalnız bizi sevenleri sevmeyi, bizi seven insanların da bizi istediğimiz gibi sevmesini bekliyoruz. Bizi sevenlere bile anlayış göstermekte zorlanıyoruz.

Bunun kepaze zamanlarla birlikte opsiyonların artması ile alakalı olduğunu düşünüyorum. Beğenmediğimiz bir oyuncağı çöpe atmak, sadece sevdiğimiz yemekleri yemek ve bir şeyleri bırakıp gitmek artık çok kolay. Flört ettiğimiz kişi veya arkadaşımız sevmediğimiz bir davranışta mı bulundu? Bırak gitsin, yenisi bulunur sonuçta. Bulunur mu sahiden? Durulmaz bir nehir gibi geçip gidiyor işte her şey. Biri gidiyor, biri geliyor, kimse tutunamadan geçip gidiyor. Biz, bize bizi yansıtacak kişiler ve ilişkileri aradıkça nehirler durulmuyor. Üzgünüm Pinhani, ama insanlar sevdiğine de kavuşamıyor.

Belki de çuvaldızı kendimize batırmalıyız. Kendimiz için beklediğimiz anlayışı başkalarına da gösterebilmeliyiz. Dostlarımıza, yeni tanıdığımız insanlara, flörtlerimize. Bizim istemediğimiz veya hoşlanmadığımız bir davranışı yaptıklarında onlara anlayışla bakabilmeliyiz. Evet, dostluklarımız değişiyor. Hiçbir şey eskisi gibi değil, ilişkilerimiz de. Hepimizin hayatına yeni insanlar ve yoğunluklar giriyor. Fakat günün sonunda hepimiz bize anlayış gösterebilen insanlara ihtiyaç duyuyoruz. Ve inanın, karşımızdakiler de bizim anlayışımıza ihtiyaç duyuyor. Bazen hayata onların penceresinden bakmamız gerekiyor. O zaman anlıyoruz ki, karşımızdaki kişi ile ilişkimiz başka çiçekler açsa da toprağı aynı kalıyor. Özü, eski haliyle orada duruyor. O pencereyle bakabildiğimizde, karşımızdaki kişi ile bir toprağımız olabiliyor, bir ilişki kurabiliyoruz. Kepaze zamanların içinde bir bağ kurabiliyor, o bağı yaşatabiliyoruz. Anlayarak, anlamaya çalışarak, anlayışlı olarak.

@dolcebudak – Instagram

Geçip Gitmeyen

Geçip giden ve değişen onca şeye rağmen geçip gitmeyen şeyler de var hala. Bana güven veriyor, geleceğe umutla bakmamı sağlıyorlar. Geçmişte çok sevip dinlediğiniz bir şarkının beklenmedik bir zamanda radyoda çalması gibi içimi ısıtıyorlar.

Mesela lise arkadaşlıklarım. Evet bu yolda mum gibi sönenler, geçip giden lise arkadaşlıklarım da oldu fakat çoğu eskisi gibi oradaydılar. Dost kitapevi gibi duruyorlardı. O çekirdek kola için para toplayıp bir parkta, hayatın koşturmacasından uzakta birbirimizle dalga geçtiğimiz günler uzakta belki. Kimimiz mühendis oldu, kimimiz doktor, kimimiz avukat. Fakat birbirimizle her buluştuğumuzda eskisi gibi sohbet ediyorduk. Yine birbirimizle dalga geçiyor, birbirimize neleri söyleyip neleri söylememiz gerektiğini biliyorduk. Bu kepaze zamanlarda birbirimize ve dostluğumuza sahip çıkıyor, birbirimizle keyifli vakit geçirerek bu zamanlara kafa tutuyorduk.

Geçip gitmeyen şeyler de var. Hatıralarım gibi. Evet belki sokaklar değişiyor, dükkanlar kapanıyor ve yerlerine yenileri açılıyor. Kimi dostlar kendisine yeni bir yol çiziyor kimisi eskisi gibi kalıyor. Sevdasından yanıp tutuştuğumuz aşklarımız sönüp, sokaktaki kalabalığa karışıyor. Ama hatıralarımız, hatıralarımız öyle mi? Kaldırım taşlarında, park banklarında, yerine yenisi açılmış bir dükkânda izini bulduğumuz, saklandığı yerde onu kimsenin bulamadığı hatıralarımız hala oradalar. Onları ancak biz görebiliyoruz. Hatıralarımızı saklandıkları yerde ne iş makinaları bulabiliyor ne kepaze zamanlar.

Bir aydır, Ankara’da dolaştığım her gün eski günlerimi hatırlıyorum. Beni ben yapanın o hatıralar olduğunu biliyorum. Yaş aldıkça şunu anladım: Hayat, zaman geçip gidiyor. Yaşarken anlayamadığımız birçok şeyin değerini ileride anlıyoruz. Bir gün bir rakı masasında oturuyoruz veya bir sahil kıyısında kıyıya vuran dalgaları izliyoruz – nasıl hayal etmek isterseniz-. Acısıyla tatlısıyla bir film şeridi gibi geçiyor hayatımız gözlerimizin önünden. Her birinin sıcaklığıyla huzur buluyoruz. Eski aşklarımıza gülüyoruz. Yaşarken sövüp saydığımız, kendimizi perişan ettiğimiz o aşk hikayelerinin ne güzel ne değerli olduğunun farkına varıyoruz. O hatırların ne kadar kıymetli olduğunu görüyoruz. İnsan, sevdiği bir kişiden ayrılınca hatıralarıyla yüzleşmekten korktuğu için birlikte gezdikleri yerlere gitmekten, dinledikleri şarkıları dinlemekten kaçınır genellikle. Ama gün geliyor, o sokaklardan geçip gitmeyen hatıralar insana huzur ve güven veriyor.

Demem o ki dostlar: gün gelecek bugün farkına varamadığınız nice güzel hatıralarınız olduğunu göreceksiniz. Bugün benim değiştiği için şikâyet ettiğim sokaklar, sizlerin hatıralarının saklandığı yerler olacak. Geçip giden onca şeye rağmen onları kimse bulamayacak, elinizden alamayacak. Bugün size eski sevgilinizi hatırlattığı için kaçtığınız o sokaklar, yarın sığınacağınız yerler olacak. Hatıralarımızı da hatıralarımızın bize verdiği güveni de hiçbir kepaze zaman elimizden alamayacak.

Cumartesi’yi Pazar’a bağlayan bir Ankara gecesi. Blogun Ankara’dan ilk yazısı. İşte balkondayım, geçip giden yıllarımı hatırlıyorum. Lise aşklarımı, üzüntülerimi, hayallerimi. Çekirdek kolalarımı, kavgalarımı. Üniversite sınav sonucumu öğrendiğim günü. Ayrılıklarımı, ayrılık konuşmalarımı. El ele yürüdüğümüz yolları. Eskiden kırıldığım çoğu insanı ve olayı, şimdi anlayabiliyorum. Birlikte geçirdiğimiz günler, bu hatıralar için şükrediyorum. Geçip gidenlerin yolu açık olsun, biz sizlerle ve geçip gitmeyenlerimizle bu zamanlara kafa tutarız, inanıyorum. Hepiniz gezdiğiniz sokaklarda, yaşadıklarınızda nice hatıralar biriktirirsiniz umarım. Size anlayış gösterecek ve sizin de anlayış göstereceğiniz insanlarla birlikte olursunuz. Ve umarım, bir gün bu blogu da hatırlar, mutlu olursunuz.

Not: Gelecek yazı blogun 10. Yazısı olacak. Bu yazıda sizden gelenler üzerine konuşmak istiyorum. Dolayısıyla, üşenmeyip gelecek yazıda nelerin konuşulmasını istediğinizi veya istediğiniz bir konuda kendi görüşlerinizi yazarsanız çok sevinirim. İster isminizle ister anonim bir şekilde yorumlarınızı bırakabilirsiniz. Yazarsanız beni çok sevindirirsiniz. Haydi pamuk eller klavyeye.

“Kepaze Zamanlarda İlişkiler 9: Geçip Giden, Gitmeyen.” için 2 cevap

  1.  Avatar
    Anonim

    belki de bir yolculuğun hemen kıyısındayken bir yere ait olmayı/olamamayı ya da köklenmeye çalışmayı, aidiyet hislerini konuşmak olabilir mi🙂

    Beğen

    1.  Avatar
      Anonim

      keşke bu yorumu bırakmadan önce Bavul bölümünü okusaymışım :’)

      Beğen

Yorum bırakın