Kepaze Zamanlarda İlişkiler 8: Bavul

Herkese merhabalar. Öncelikle bu uzun süren aradan dolayı özür dilerim. Kişisel hayatımdaki yoğunluklardan ötürü bloga bir süre ara vermek zorunda kaldım. Baştan savma, özensiz bir yazı yazıp sizin karşınıza çıkmaktansa ara vermenin daha iyi olacağını düşündüm. İyi yönden bakacak olursak şubat ayından itibaren daha fazla zamanım olacak ve bloga daha fazla zaman ayırabileceğim. Umarım düşündüğüm gibi olur ve daha fazla birlikte oluruz.

İki buçuk senenin ardından İstanbul’dan taşınmaya hazırlanıyorum. Bu cuma günü çocukluğuma, lise ve üniversite yıllarıma, Ankara’ya geri döneceğim. Eşyalarımı yavaş yavaş bavula koymaya başladıktan bir süre sonra bu eylem ağır gelmeye başladı. Sigaraya çıktım. Daha önce söylemediysem şimdi söyleyeyim, yurdun en üst katında kalıyorum ve sigara içerken güzel diyebileceğim bir manzara oluyor. Hem manzaranın hem de kişiliğimin getirdiği dram sayesinde bir dal sigaradan alınabilecek en yüksek verimi alıyorum diyebilirim. Neyse, konuyu bölmeyeyim. Sigara içerken bloga geri dönmenin bana iyi gelebileceğini düşündüm. Aklımdakileri, zihnimin dehlizlerindeki düşünceleri ve duyguları sizle paylaşmanın beni hafifletebileceğini umdum. Bu sebeple, bu yazı biraz dertleşme olacak. Tabii ki yine kepaze zamanlara sövecek, ilişkilerimiz üzerine düşüneceğiz. Fakat biraz benim kişisel dertlerimi de dinlemek zorunda kalacaksınız.

Birdenbire

İstanbul’a ilk geldiğimde çekiniyordum. Doğruya doğru, bu şehir benden büyük, sokakları kalabalık, insanları yabancı. Üstelik şimdiye kadar yazdığım yazılardan anlayacağınız üzere ben de içedönük, çekingen birisiyim. Haliyle, bu kepaze zamanlarda bu koca şehirde ne yapacağım konusunda korkularım ve çekincelerim vardı. İki üç sene boyunca uzaklara bakıp sigara içerek ve çalışarak gün sayarım gibi düşünüyordum. Gelin görün ki öyle olmadı. Adres defterime yalnızlıklar değil, adlar yazıldı. Nerede olursam olayım yanımda götürdüğüm, bavuluma sığdıramadığım anılar ve dostluklar.

Geçtiğimiz hafta bu kepaze zamanlarda nasıl bu dostlukları kurabildiğimi, hiçbir beklentimin olmadığı hatta olumsuz geçeceğini düşündüğüm yılların nasıl bu kadar güzel geçtiğini düşündüm. Orhan Veli koştu yanıma. Şanslıydım, rögar kapağı yoktu sanırım yolda. Her şey birdenbire olmuştu. Yollar, kırlar, kediler, insanlar. Kurduğum dostluklar, yaşadığımız anılar. Birdenbire. Sevincimiz birdenbire. Hüznümüz birdenbire.

Şüphesiz ki ilişkiler emek istiyor. Kimi zaman küçük kimi zaman da büyük. Fakat yıllar geçtikten sonra aslında kurduğumuz ilişkilerin ne kadar kendiliğinden ve birdenbire gerçekleştiğini fark ediyoruz. En azından benim için öyle oldu. Lise arkadaşlıklarımı nasıl kurdum hatırlamıyorum. Çocukluk arkadaşlıklarım keza. Hepsi kendiliğinden, birdenbire olmuş gibi geliyor. Belki de bu kepaze zamanlarda ilişkilerimiz için hatırlamamız gereken bir nokta bu. Her şeyi rasyonalize etmeye çalışan ve sürekli bizlere tavsiye vermeye çalışan kişilerin, influencerların olduğu dünyada bazı şeylerin kendiliğinden gerçekleştiğini hatırlamalıyız. Bir ilişkiyi kurmanın beş yolu yok, bir ilişkinin bitmesini gösteren beş ipucu da. Hayat ve ilişkiler bu kadar genel-geçer kurallara bağlı değil. Bazen birdenbire olup bitiveriyor bazı şeyler.

Bu noktada bir yanlış anlaşılmaya yol açmak istemem. İlişkilerinizde emek vermeyin, anı yaşayın, bırakın ne olacaksa olsun gibi bir şey demiyorum. Aksine emek harcayın, lütfen emek harcayın. Karşınızdaki kişinin nasıl olduğunu, ihtiyaçlarının neler olduğunu, ne istediğini anlamaya çalışın. Mutluluğunuzu, hüznünüzü paylaşın. Bunlar bir ilişkiyi kurmak için önemli şeyler. Fakat, unutmayın ki bu oyunun bir kural kitabı yok. Her ne kadar günümüzde çoğu insan böyle kuralların olabileceğini söylese de bence bu safsatadan başka bir şey değil.

Onu söylemiyorum, bunu söylemiyorum; peki ne söylüyorum ben? Umudunuzu kaybetmeyin dostlar. Yalnızlığın kaderiniz olacağına inanmayın. Çünkü bundan belki bir, belki beş yıl sonra bir bakacaksınız ki birdenbire ne ilişkiler ne arkadaşlıklar kurmuşsunuz. Biz kimi zaman ne kadar olumsuz düşünsek de, ben dahil, bu kepaze zamanlarda hala güzel ilişkiler kurabileceğimiz güzel insanlar var. Ve karşımıza da çıkacaklar. Çıkıyorlar. Birdenbire hayatımızda beliriveriyorlar. Önce bir çay içiyorsunuz, bir kahve, bir ödev, bir iş derken bir de bakmışsınız ki her anınızı birlikte geçiriyorsunuz. Hatta şunu da söylemeli belki: Kuramadığımız ilişkilerin, ghostinglerin, bariyer ilişkilerin içinde kaybolmaktansa bazen kurduğumuz ilişkilerin varlığı ile hafiflemeliyiz. Çünkü gün geliyor bir de bakmışsınız o ilişkileri de ardınızda, başka bir şehirde bırakıyorsunuz. Malumunuz kepaze zamanlar, severek ayrılmayı da yanında getiriyor.

@dolcebudak – Instagram

Ev

Görmeyeli, okumayalı bu çocuğu da her şeyi olumlayan insanlara kaptırmışız diye düşünüyorsanız, düşünmeyin. Sadece daha sıcak bir başlangıç yapmak istedim. Bir aydır kafamı kurcalayan bir konu var, hatta İstanbul’a ilk geldiğimde dahi bu konuyu düşünüyordum. Evim neresi? Nereye aitim?

İlk bakışta çok dramatik bir soru gibi geliyor kulağa. Fakat, çoğumuz bu soruyu hayatımızın bir evresinde düşünüyoruz. Hele ki yetişkinliğe adım atmaya başladığımız yıllarda sürekli nereye ait olduğumuza kafa yoruyoruz. Üzülüyoruz. Eskiden ait hissettiğimiz yerlerden, arkadaşlıklardan kopuşumuzun burukluğunu hissediyoruz. Geçmiş yazılarda da bahsetmiştim, ait olma ihtiyacı bizim en temel ihtiyaçlarımızdan birisi. Haliyle, bu soru üzerine bu kadar düşünmek de gayet doğal bir durum. Bilim insanları da bu soru üzerine yıllardır düşünüyor. Psikoloğu, sosyoloğu, antropoloğu, aklınıza ne gelirse artık, tüm insanlar oturup insanın evi neresidir diye tartışıyorlar. Bir sonuca vardılar mı bilemiyorum, ben vardım mı diye sorarsanız o da soru işareti.

Jean-Paul Sartre, Bulantı kitabında şöyle diyor: “İki kent arasındayım, biri bilmiyor beni, öteki artık tanımıyor” diyordu. Ait olamamak da tam olarak burada başlıyor”. Kendi durumumu da bu şekilde özetleyebilirim sanırım. İstanbul’u da Ankara’yı da seviyorum (şehir olarak İstanbul’u pek sevmiyorum). Kurduğum arkadaşlıklar, geçirdiğimiz zamanlar benim için çok değerli ve hep öyle kalacak. Fakat gelin görün ki İstanbul beni bilmiyor, Ankara ise artık tanımıyor.

Bazen İstanbul’daki arkadaşlarım benim hakkımda yeni bir şey öğrendiklerinde çok şaşırıyorlar. Halbuki anlattığım şeyler benim çok sıradan bir parçammış gibi geliyor. Yeni bir şey anlatma, kendimi tanıtma amacıyla bile söylemiyorum bunları. Veya bazen yaptığım bir şaka anlaşılmıyor. Şakamı açıklamaya çalışmak içimde bir hüznü kabartıyor. Kendimi anlatmaya, tanıtmaya çalışmak yorucu geliyor. E diyeceksiniz, hani birdenbire oluyordu böyle şeyler? Bazı insanlarla evet. Bazı insanlarla birdenbire anlaşmaya başladım, kendimizi tanıtma amacı gütmeden zaman içerisinde birbirimizi tanıdık ve anlaştık. Daha da önemlisi, o insanların beni anlamaya çalıştığını gördüm. Bazen anlaşılmasanız da karşıdakinin sizi anlamaya çalışması sizi mutlu eder.

Anlaşılmak demişken geçenlerde arkadaşımın bahsettiği bir durumu anlatmak istiyorum. Yakın bir arkadaşım, yeni tanıştığı insanlarla birlikte tabu oynamış. Tabu tehlikeli oyundur. Ya kavga çıkartır ya hüzün doğurur. Arkadaşımda ikincisi olmuş. Oyun berabere bitmiş ama insanlar arkadaşıma çok alakasız yollardan anlatmaya çalıştığını söylemiş. Halbuki arkadaşım gayet alakalı yollarla anlattığını, ben veya başka arkadaşları orada olsaydık anlayacağımızı söyledi. Haklıydı. Yeni tanıştığı insanlar onu bilmiyordu. Anlattığı yolları da. Halbuki biz yıllarca birbirimizle vakit geçirdiğimiz için en küçük detayımızı yakalayabiliyorduk. Birbirimizi anlayabiliyorduk. İşte kepaze zamanlar. Sürekli yeni insanlarla tanışmak zorunda kaldığımız, sürekli bir yerden bir yere taşındığımız ve tabuda hiç anlaşılmadığımız zamanlar. Kıssadan hisse, tabu iyi anlatanların değil, iyi anlayanların oyunudur ve bu kepaze zamanların içimizde yarattığı bir burukluktur.

Bu işin bir de diğer tarafı var. İki buçuk senenin ardından Ankara beni tanıyor mu emin değilim veya ben Ankara’yı tanıyor muyum? Hayatın ve bu zamanların doğal bir parçası olarak hepimiz hayatın başka yerlerine savrulduk. Birbirimizle vakit geçirmekten sıkıldığımız yıllardan, yine mi çekirdek kola yapacağız dediğimiz günlerden birbirimizle vakit geçirmeyi özlediğimiz günlere geldik. Hepimizin hayatında bambaşka şeyler oluyor ve haberdar değiliz. Hala lise arkadaşlarımla görüşüyorum ve hepsini seviyorum fakat onların hayatından bu kadar bihaber olmak bende bir burukluk yaratıyor. Bir arkadaşım evlenmeyi düşünüyormuş. Bir arkadaşım iş bulmuş. Bir arkadaşım sevdalanmış. Ve ben, tüm bunları -mış ekiyle anlatmak durumunda kalıyorum. Kepaze zamanlar koca bir -mış eki. Olanlar olmuş, biz tanık olamadık, başkalarından duyduk.

@dolcebudak – Instagram

Dar Alanlar

“Ezan sesi akşamı ve beraberinde babaların eve geliş saatini anons ediyor. Çocuklar apartman kapılarına koşuşuyor düğmelerine basılmış oyuncaklar gibi bir bir. Çocuk sesinden eksiliyor sokak. Esnaf, kapı önüne attığı sandalyeleri, kasaları, üzerinde havlu kuruttuğu çamaşırlıkları içeri alıyor ağır ağır. Hava içine suluboya damlamış bardak gibi koyuluyor. Yaz kızartmasının kokusu içeri sinmesin diye açık bırakılmış mutfak balkonlarından tabak çanak sesi yayılıyor sokağa. Sanki her şey yolundaymış gibi geliyor bir an. Mahalle hep bir ağızdan “boş ver, bu da geçer” diyor, bir yandan da sırtımı sıvazlıyor sanki. Kokular içimi okşuyor. Taze ekmek, kendini yağın kollarına bırakmış patlıcan, yeni kesilmiş karpuz, anason. Hayat dar alanda o kadar da çekilmez bir yer değil diye geçiriyorum içimden.”

Melisa Kesmez’in hikayelerinden birinde böyle bir bölüm var. Bu taşınma telaşı içinde biraz da bu bölümü düşündüm. Ben dar alanların, rutinlerin insanıyım. Kendimi böyle huzurlu hissediyorum. Belli bir saatte kalkmak, belli bir saatte ofise gitmek. Ofiste kimsenin olmaması. Her zaman oturduğum yere oturmak. Kimin hangi saatte ofise geleceğini, nereye oturacağını bilmek. Ofisin önünden kimlerin geçeceğini, kimlerin ne zaman sigaraya çıkacağını, kimin nereye koşturduğunu tahmin edebilmek. Yemeğe giderken bir arkadaşınla karşılaşıp sohbet edebilmek. Bir mahallenin gündelik koşturmacası ve olağanlığında kendimi huzurlu hissediyorum. Gerçekten de tüm bir mahalle “boş ver bu da geçer” diyormuş gibi geliyor. Kaygılarım, korkularım, hüzünlerim o mahallenin verdiği huzurun içinde kayboluyor. Bir arkadaşımın yan ofiste olduğunu bilmek, orada değilse kütüphanede olduğunu bilmek bana güven veriyor. Veya bir arkadaşımın öğleden sonra ikide ofise geleceğini ve nereye oturacağını bilmek. Fakat, bu zamanlar ve koşturmacalar sağ olsun kurduğum tüm bu düzenler, ait hissedeyazdığım tüm mahalleler, özenle hazırladığım tüm dar alanlar değişiyor. Değişmek zorunda kalıyor. Elimde bir bavul, sırtımda bir çantayla mahalleye el sallarken buluyorum kendimi.

Bazen değişikliklerden, sürekli bir değişim halinde olmaktan yoruluyorum. Ne olacak şimdi? Ankara’ya döneceğim. Kendime yeni bir düzen, yeni bir dar alan kuracağım. Hoop altı ay sonra başka bir yere. Oraya alışacağım, bir mahalleye dahil olacağım. Hoop iki yıl sonra başka bir yer. Nereye kadar sürecek bu böyle? Eski komşulukların bittiği, eski mahallelerin kalmadığı, dar alanların sürekli genişleyip insanların yabancılaştığı bu zamanlarda bu kadar çabalayıp bir şeyler kurabilmişken kendine insan, neden sürekli değiştirmek zorunda? Değişmeyen tek şeyin değişim olmasından yoruldum. İnsan biraz da aynılık istiyor, bir şeylerin beklediği gibi gitmesini bekliyor. Mahalleden aynı sesler gelsin, ocak geldiğinde kar yağsın, mayıs sonu kırkikindiler başlasın. Kepaze zamanlar kepaze değil de beklenildiği gibi olsun. Olmuyor ve sanırım olmayacak da. Artık hayatımız beklenilenin yaşanmamasının doğurduğu krizler ile dolu olacak. İklim krizi, değişim krizi, ait olamama krizi. Anlayacağınız o ki: bu zamanlara alışmak, bu zamanları yaşamaktan zor geliyor.

Evet dostlar, biraz umut dolu biraz içinizi karartarak döndüm. Varlığınız için teşekkür ederim. Yazdıkça, dertlerimi sizle paylaştıkça hafifliyorum. Ve inanmayacaksınız, bu blog da birdenbire girdi hayatıma. Bu blogda kurduğumuz güzel mahallemizi, huzurlu dar alanımızı sürdürmeye çalışmak için elimden geleni yapacağıma emin olabilirsiniz. Şimdi bir sigara yakıyorum. Yıldızlı bir gökyüzü. İçimde karmaşık duygular var. Arkadaş Zekâi Özger ile sonlandırmak istiyorum bu yazıyı. Yeni yılınızın birdenbire doğan güzel ilişkiler dolu, ayrılıklar ve yorucu değişimlerin sizden uzak olmak olmasını diliyorum. Mahallemize tekrar hoş geldiniz.

“yoruldum

değiştirmekten kanını yüreğimin

ne zaman bitecek

bu hüzün.”

Yorum bırakın