Kasım da gelip geçiyor. Yağmurlar, eskisi kadar olmasa da yağıyor. Duygularımızı besliyor, önceleri içimizde tohumlanan duyguları gün yüzüne çıkartıyor. Kasım da gelip geçiyor. Ekim’de okula başlayanlar birbirlerini tanıyor, konuşuyor, sevdalanıyor. Ekim’de tohumlanan sevdalar, gün yüzüne çıkmaya başlıyor. Kasım da gelip geçiyor dostlar. Bugün sizlerle sevgi üzerine bir şeyler konuşmak, nicedir içimde tohumlanan düşünceleri paylaşmak istedim.
Bu yazıyı yazmama iki şey yol açtı. Daha önce söylediğim gibi ilişkiler üzerine yüksek lisans yapıyorum. Şu sıralar ilişki kalitesinin kavramsallaştırılmasını araştıran kültürler-arası bir proje içerisindeyim. Bu proje için çiftlerle görüşmeler yapıp ilişki deneyimlerini ve ilişkiye bakış açılarını soruyorum. Etik sınırlar sebebiyle aldığım cevapları söyleyemeyeceğim maalesef, umarım bir gün makalesi çıktığında bulguları sizlerle paylaşabilirim. Fakat bu görüşmeler sırasında sevginin ne güzel ne tansılı bir şey olduğunu tekrar gördüm. Sevginin insana kattığı değeri, sevginin kişiye ne kadar iyi geldiğini, sevgiyle dolu insanın dünyaya bakışının ne güzel olduğunu.
İkinci sebep ise, geçtiğimiz hafta çevremdeki bir kişi, bana yeni başlayan flörtünü anlattı. Sevmenin, sevilmenin ne güzel bir şey olduğundan bahsetti. Konuşmadığımız zamanlarda ise yüzündeki o saf mutluluğu, gözlerindeki ışıltının artışını görebiliyordunuz.
Bu işin kudreti Kasım ayında mı başka bir şeyde mi bilmem. Ama sevginin insanlardaki yansımasını görmek, dinlemek beni bu yazıyı yazmaya yönlendirdi. Geçtiğimiz yazılarda sizlere sıklıkla şikâyet ettim, bu yazıda etmeyeceğimin sözünü de veremiyorum. Fakat kendi kendime düşünürken şunu fark ettim: Bu kepaze zamanların bize yaptığı kötülüklerden birisi de sevgiyi “kötü” bir bağlamda konuşmamız. Her yanımızı saran nefretten, gündelik hayatın koşuşturmacasından ve her şeyden usanmışlık hissimizden dolayı sevginin ne kadar güzel bir şey olduğunu unuttuk. Halbuki, bizi bu kepaze zamanlardan kurtaracak olan en temel -belki de yegâne- unsur sevgimiz. Bu kepaze zamanlardaki ilişkileri değiştirecek olan da değiştirebilecek gücü olan da bizleriz. Bir nevi insan-toplum ilişkisi gibi. Kepaze zamanlar ilişkilerimizi değiştirdi, ilişkiler/sevgilerimiz de kepaze zamanları değiştirecek.
Sizler de biliyorsunuz ki sevgi üzerine sayfalarca yazılabilir, günlerce konuşabilir. Keza konuşuldu da. Şimdi diyebilirsiniz ki, sen söylenmemiş ne söyleyeceksin bize? Büyük ihtimalle söylemeyeceğim. Hatta aksine, söylenmiş olan sözlerin üzerine konuşacağım. Fakat Bilge Karasu’nun dediği gibi:
“bir ilişkinin bozulmadan, için için çürümeden ya da çürümeğe başlamaksızın yıllarca sürdürülebilmesinin ne büyük bir başarı olabileceğini bilenler, böyle bir başarının yazılmasını, övülmesini herhalde gereksiz görmezlerdi. […] yaşamı boyunca ufak tefek bir iki şeyi becerebilmiş, buna karşılık, en önemli saydığı işlerden birinde başarısızlıktan başarısızlığa gitmekten başka bir şey yapamamış bir yazar, bir peri masalı yazmağa niye özenmesin?”
Bu seferki yazıda sevginin bir yanından tutup derinlemesine konuşmaktansa, çocukluğumuzun gün tabakları gibi bir yazı hazırlamak istedim. Kısırı, patates salatası, ıspanaklı böreği, mozaik pastası olsun. Mozaik pastanın çikolatası böreğe karışsın. İlginizi çeken bir konu olursa onu ilerideki yazılarda derinlemesine konuşuruz. Öyleyse, hoş geldiniz sevgi günümüze diyelim. Çayınızı alın, koltukta yerinizi edinin ve ben sizlere gün tabağınızı getireyim.
Bu kepaze zamanlarda popüler olan ve sıklıkla duyduğumuz bir şey var: “kendini tanı”, “kendini sev”. Bireyselleşen bu dünyada, kişinin sosyal bir varlık olduğunu görmezden gelerek, sadece kendine odaklanıp benliğini oluşturabileceğini düşünüyoruz. Kişinin, öteki olmadan kendini sevebileceğine inandırmaya çalışıyoruz. Koca bir yalanın peşinde koşuyor, karşımıza çıkan ilk duvara tosluyoruz. Sonra hop yeni baştan kendimizi tanımaya ve sevmeye çalışıyoruz. Halbuki, ortada koca bir gerçek var. Biz sosyal varlıklarız, hep öyleydik, hep de öyle olacağız. Bugün burada olmamızı sağlayan da sosyalliğimiz. İlişkilerimiz. İlişkilenebilmemiz.
Burada kendini, sadece öteki üzerinden tanımlayan veya kendi değerini sadece öteki üzerinden okuyan, körleme bir ilişkiden bahsetmiyorum. Bunun tehlikeli olduğunun farkındayım. Burada kastettiğim çok daha geniş bir ilişkilenebilme ağı. Sevgilimiz, arkadaşlarımız, her gün bindiğimiz otobüsün şoförü, aynı takımı tuttuğumuz taraftarlar. Küçüğünden büyüğüne saydığım bu ilişkiler ağımız bizim en temel ihtiyacımız olan ait olma hissimizi karşılar. Bizim bu dünyadaki varlığımıza bir anlam atfeder. Görebildiğimizi ve görüldüğümüzü kanıtlar. Kişinin kendisini görebilmesini sağlar. Çünkü kişi, ancak ilişkileri içerisinde kendi sınırlarını görebilir. Benzer şekilde, kendine atfettiği değeri de bu ilişkiler sayesinde korur/oluşturur. Örneğin, bu bağlamda Türkiye’de gerçekleştirilen bir araştırmanın bulgusunu sizlerle paylaşmak istiyorum: Servisten inerken servis şoförü ile etkileşime giren kişilerin (Kolay gelsin, iyi günler, teşekkürler) hayat tatmininin (life satisfaction) ve olumlu duygularının arttığı bulunmuş. Böylesine küçük etkileşimlerin bile hayatımızdaki ve benliğimizdeki etkisi oldukça yüksek. Keza bulgudan da anlayabileceğimiz üzere görülmenin ötesinde, karşımızdakini görmek dahi bizim esenliğimizi arttırıyor. Çünkü dediğim gibi, insan ilişkileri içerisinde kendine değer atfedip kendini tanıyabiliyor. İnsanın aynası insandır desek yanlış demeyiz sanırım.

Gelin biraz daha derinleştirelim konuyu. Ulus Baker’in çok sevdiğim bir yazısında şöyle bir kısım var:
“Spinoza duygular (affectii) meselesini daha algılar ve bedensel etkileşimler düzleminde kuşatmakla işe başlamıştır (Etika’nın 2. kitabı)… Bu –bizi çok ilgilendiriyor– bir “imajlar” öğretisidir: kendi vücudumu ancak başka cisimler tarafından etkilendiğinde anlamaya başlarım.”
Kişinin kendini tanıyabilmesi, benliğini oluşturabilmesi için ötekine ihtiyacı vardır. Benim burada Spinoza tartışacak bir yetkinliğim yok, Ulus Baker’in üstüne söz söylemek de haddime değil. Sadece Ulus Baker’in o yazısını şiddetle önermekle yetinebilirim. Fakat kendi alanım doğrultusunda bir doğrulama getirmeye çalışacağım bu konuya. Çalışma arkadaşlarımdan birisi “dokunma” üzerine çalışıyor -bunun üzerine daha detaylı bir yazı yazmayı da istiyorum gelecekte-. Fakat şimdilik, konumuz bağlamında şu bulgudan bahsetmek istiyorum sizlere: Anne ve bebeğin erken dönemdeki fiziksel teması, bir diğer değişle annenin bebeğine dokunması bebeklerde fiziksel benliğinin (bodily-self) oluşumunu sağlıyor. Spinoza’nın kitabından konuşacak olursak, bebekler anneleri ile olan etkileşimleriyle vücutlarını anlamaya başlıyor. Bu işin daha da derinlerinde, arkadaşımdan anladığım kadarıyla dokunmanın homeostazi ve birlikte-düzenlemeyi (co-regulation) arttırması gibi süreçler var. Bu fizyolojik süreçleri de aslında kişinin kendine kazandırdığı anlam olarak yorumlayabiliriz. Özetle, fizyolojik veya psikolojik, neresinden tutarsanız tutun, kişinin kendine bir anlam kazandırması veya kendini sevmesi öteki aracılığıyla gerçekleşiyor. Bu kepaze zamanlar bize unutturmaya ve bizleri yalnızlaştırmaya çalışsa da bizi kurtaracak olan sevgidir. İnsanın kendini tanıması, kendini sevmesi ancak öteki ile kurduğu ilişkilenmeyle -etken veya edilgen- gerçekleşebilir.
Yaptığım görüşmelerde şunu fark ettim: İnsanlar, ilişkileri sırasında başka hayatların mümkün olduğunu görmüşlerdi. Partnerleri ile birlikte büyümüşler, hayallerini inanılır kılmışlardı. Yukarıdaki Bilge Karasu alıntısını çok severim. Alıntının ilk kısmında, okuyanlarınız sevgi duymak yazısını hatırlamıştır diye umuyorum. İkinci kısmı ise, başka bir hayatın, hayatların ihtimalini gözlerimizin önüne koyuyor. Bir kişiden hoşlandığınızda, onun söylediği her şeyi sanki ilk defa ondan duymuşsunuz gibi gelir. Onun yaptıklarını, ilk o yaptı gibi. Bir gün birisi gelir, kahvaltının üçüncü çayı bittiğinde uyanmanın gereği olmadığını söyler. Ve siz bambaşka bir hayatla, dünyayla tanışırsınız. Öyle ya, insan, başka zamanların ve hayatların ihtimaline sevgi yoluyla inanıyor.
Burada ilginç bir çelişki de var. Bu çelişkiyi yine bir Bilge Karasu alıntısı ile ele alacağız:
“Geceler gündüzler birbirine karışınca, bir insanla bir olunca, inanılmazlar inanılır, inanılırlar inanılmaz oluyor.”
Bir insanı seviyorsunuz. Hayatın tüm zorluklarını göğüsleyebileceğinizi düşünüyorsunuz. Hayalini bile kuramadığınız şeyler, bir anda hedefinize dönüşüyor. İnanılmazlar, inanılır oluyor. Fakat bir yönü daha var sevginin. Bir anda inanılır olanlar, inanılmaza dönüşüyor. Gündelik hayatta görmezden geldiğiniz parçaların ne kadar büyüleyici olduğunu görüyorsunuz. Dünyaya yeniden çocuk gözüyle bakıyorsunuz. Bulutların ne kadar güzel olduğunu, çiçeklerin açışını, sokağınızdaki kedinin ne güzel miyavladığını hatırlıyorsunuz. Hayatın, iyisiyle kötüsüyle, tüm parçalarıyla ne kadar ihtişamlı ve inanılmaz olduğunu düşünüyorsunuz. Sevdiğinizin saçınıza dokunuşunun sizde oluşturduğu o rahatlık ve mutluluğun ne denli büyük olduğunu kavrıyorsunuz. Küçük detayları fark ediyorsunuz. Birini seviyorsunuz, kepaze zamanların geçeceğine, başka bir hayatın mümkün olduğuna inanıyorsunuz. Bu kepaze zamanlarda bile, elimizde kalmış güzelliklerin ne kadar inanılmaz olduğunu fark etmeye başlıyorsunuz.
“Sevgi bir kişinin, kendisini bekleyen bir kişinin kendisini beklediğini, bilmesidir.”
İlk yazılarımdan birisinde sizlere “bu gidiş nereye?” diye sormuştum. Sizlere sorduğum bu sorunun yanıtını kendim halen verebilmiş değilim. Sizlere oluyor mu bilmiyorum fakat yaş aldıkça bu tür soruları kendime daha çok sormaya başladım. Evim neresi, bu gidiş nereye? Kepaze zamanlarda mobilitenin artmasının severek ayrılanlara yol açtığından bahsetmiştik. Bunu biraz daha genişleterek şunu da söylesek yanlış olmaz sanırım: mobilitenin ve bireyselleşmenin artmasıyla kişinin ilişki düzleminde köklenememesi ve bağlarının kopuşu, kişiyi yabancılaştırıyor. Evini bilmemesine, nereye gittiğini bilemeden savrulmasına neden oluyor. İşte tam burada sevginin ne güzel bir şey olduğu karşımıza çıkıyor. Bu soruları kendime sorduğumda, arkadaşlarımın ve ailemin varlığı beni rahatlatıyor. Çünkü biliyorum ki beni bekleyen birileri var. Nereye gidersem gideyim, dönecek bir evim, beni sevenler var.
Bu aslında bize ilişki biliminin o meşhur teorisine, bağlanma teorisine de getiriyor. Bugünlerde hepimiz kaçıngan, kaygılı bağlanmayı duyuyoruz. Bu yazının bağlamında, bağlanma teorisinin bir kavramı ile daha tanışabiliriz: Güvenli alan (secure base). Sevginin, güvenli bir ilişkinin altında yatan etmenlerden birisi de güvenli alan. Bu alan, bizim güvenli bir şekilde dışarıyı keşfetmemizi sağlıyor, çünkü biliyoruz ki bizi bekleyen, gözleyen ve gözetleyen birisi var. Düşersek kaldıracak, ağlarsak şefkatle bizi dindirecek, ateşe düşmeden bizi tutacak birisi var. Bir evimiz var.
“Spinoza bu tür duyguların engellenemez olduğunun farkında olduğunu en baştan belli eder: duygularımız ve tutkularımız üzerinde asla irade sahibi değiliz. Yani isteyerek sevip, isteyerek nefret edemeyiz. Ama mesela bilebiliriz ki nefret bizim bir acımızdır; ve bu nefretin nedenini kavrarsak nefret duygusu otomatik olarak kaybolur. Ama unutmayalım ki nefret bizim bir kederimizdir. Sevgi ise dış bir neden dolayısıyla yaşadığımız sevinçtir. O halde nefreti bağladığımız imajları pekala varoluş gücümüzü yükselten sevgiye bağlama şansımız vardır (zordur ama vardır)… Böylece sevgi bir ’emek’ ve ‘özen’ olarak karşımıza çıkar.“
Son olarak, bu topraklarda büyümüş, aşkın ve acının diyarı olan bu coğrafyanın havasını içine çekmiş birisi olarak sevginin bir emek olduğunu söylemek boynumun borcudur. Sevgi neydi, sevgi emekti. Yukarıdaki alıntı Ulus Baker’in yazısından. Bu kepaze zamanlarda nefreti bağladığımız imajlar her geçen gün artarken sevgi imajlarımız ise her geçen gün azalıyor. Nefretimizde haksızız demiyorum, aksine kızılacak ve nefret edilecek unsurların artışı, bizim onlara bakış açımızdan çok daha fazla etkiledi bu durumu. Fakat, sevgi gökten düşmüyor dostlar. Bir gün kalkıp bir sevgide bulmayacağız kendimizi. Sevgi, tüm taraflarıyla bir emek ve özen istiyor. Kimi zaman bu emek ve özenimiz karşılıksız kalıyor, üzülüyoruz. Fakat, vazgeçecek miyiz? Hep dediğim gibi hayır. Çevremizde bu emek ve özenimizi hak eden insanlarla devam edeceğiz. Çünkü bizi bu kepaze zamanlardan kurtaracak olan bu emek ve özenimiz. Bir oluşumuz. Sosyalliğimiz. İlişkilenebilmemiz. Bağlarımız. Benliğimizi oluşturan, inanılmazları inanılır kılan, evimiz olduğunu hissettiren ilişkilerimiz. Sıcak bir merhaba diyerek, otobüsten inerken kolay gelsin diyerek, ardımızdan gelen kişiye kapıyı tutarak, kimi zaman işimizi yarım saatliğine bırakıp sevdiğimiz kişinin halini hatırını sorarak, karşımızdaki kişiyi dinlemeye ve anlamaya çalışarak. Bu blogun okuyucularının o emek ve özeni gösterdiğine emin gibiyim, o sebeple bir dileğim varsa o da sizlerin de böyle insanlarla karşılaşmanız.
Kasım da gelip geçiyor dostlar. Yağmurlu bir İstanbul gecesi. Bereketiyle geldi blog veya ben yağmurlu gecelerde yazmadan duramıyorum, kim bilir? Çocukluğumun, annemle güne gittiğimiz hafta sonlarını anımsıyorum. Akşam eve döndüğümüzde de serin bir yağmur başlamış. Oturmuş balkonda yağmur izliyoruz. Aklım daha fazla yiyemediğim ıspanaklı börek ve mozaik pastalarda. Bu güzel hatıraların sıcaklığıyla birlikte sonlandırıyorum yazıyı, sevgiyle.
Yorum bırakın