Üç haftadır sizlere mütemadiyen şikâyet ettim. Geçtiğimiz yazıda da sizlerden gelen yorumlardan anladığım kadarıyla sizleri duygulandırdım. Bu sefer biraz ara verelim istiyorum. Biraz tartışmalı konulardan bahsedelim, yine şikâyet edelim ama bu sefer eğlenceli bir arkadaş sohbeti gibi olsun. Doğrusu bu kararı vermem, biraz da benim şu sıralar yeterince odaklanamamam, düşünemememden kaynaklanıyor. Birazdan göreceğiniz üzere kolaya kaçıp halihazırda konuşmuş, düşünmüş olduğum bir konuyu ele alacağım bu yazıda.
Bundan bir buçuk sene öncesine götürüyorum sizleri. Yüksek lisanstaki arkadaşlarımla birlikte Kadıköy’ün o kalabalık, dar, kulağınıza binbir çeşit ses gelen barlarından birinde oturuyorduk. Tahmin edersiniz, bir masada iki kişiden fazlası varsa konu bir şekilde aşka, sevgiye geliyor. O gün de geldi. Masaya hoşlandığınız kişide olmasını isteyeceğiniz üç kişisel üç de fiziksel özelliğin ne olduğu soruldu-sizler de isterseniz yorumlarda cevaplayabilirsiniz-. Ne kendi cevabımı ne de masadaki diğer cevapları hatırlamıyorum. Tek bir cevap dışında: Net olması.
Akıllara hemen bir soru geliyor: Ne demek net olmak? Ben de hemen masada bu soruyu sordum arkadaşıma. “Seviyorsa gelsin söylesin, oyun oynamasın, net olsun” gibi açıklamalar getirildi. Masada altı kişiydik, dört kişi bunu destekledi. Hatta kendi cevabını değiştirip netliği ekleyenler bile oldu. Sadece ben ve bir arkadaşım buna katılmamıştık. Fakat azınlık da olsak, haklı olduğumuza inandığımız mücadelemizi gece boyu sürdürdük. Evet, o gece İstanbul Kadıköy’de, ismini vermeyeceğim bir barda ışıklar hiç sönmedi. İki genç tüm baskılara rağmen, insanların çok sevseler bile bunu dile getirmek zorunda olmadıklarını, dile getirememenin çok doğal olduğunu savundu.
İşin daha ilginç kısmı, bu tartışma burada da bitmedi. İki bira içtikten sonra ağustos böceğinin karıncaya karşı haklılığını bile sabaha kadar savunabilirsiniz, net olmamayı niye savunmayalım? Fakat bu tartışma okula da taşındı. Ve bir süre sonra, hocasından öğrencisine, hafıza çalışanından insan robot etkileşimi çalışanına, evlisinden bekarına okulda hepimiz bu konuyu tartışıyorduk. Türk akademik dünyasını derinden sarsmadık belki ama ufak bir salladık. Bu konu neden bu kadar alevlendi inanın bilmiyorum. Kendim de çok şaşırdım. Kafamın yeterince dağınık olduğu bu haftada, neden bunu yazmıyorum dedim. Madem herkes bu konuda konuşmaya bu kadar hevesli ve bu konu bu kadar tartışmaya açık, bunu sizlerle de paylaşabilirim diye düşündüm. Umarım yazının sonunda siz benim tarafımda olursunuz ve bir yıl boyunca bana karşı çıkanlara bunu gösterebilirim.
Bugünkü konuk koltuğumuzda arkadaşlarım ve hocalarım var. Bir de assolistler sonda çıkar sözüne karşı çıkarak Barış Bıçakçı’yı konuk alacağız. Önce günümüz flört sirkini, ardından net olmayı konuşacağız. Alkışlarınız Barış Bıçakçı için.
Flört Sirki

Kepaze zamanların ilişki hayatımıza kattığı terimlerin başında geliyor flört. Ne sevgiliyiz ne arkadaşız. Bir şeyler yaşıyoruz ama ne olduğumuzu biz de bilmiyoruz. Biz şimdi neyiz sorusunun sorulmaması için her gün dua ediyoruz, ödümüz kopuyor ya sorulursa diye. Karşımızdakini etkilemek, görülmek için taklalar atıyoruz. Onun izlediği filmleri izliyor, onun sevdiği kıyafetlerimizi giyiyor, onun sevdiği şarkıları dinliyoruz. Spotify’da hangi şarkıları dinlediğini, Instagram’da hangi hesapları takip ettiğini, Twitter’da hangi twitleri beğendiğini takip ediyoruz. Kendimizi nasıl sevdiririz, karşımızdakini nasıl etkileriz diye günlerce düşünüyor, ulaşabildiğimiz tüm ipuçlarına ulaşmaya çalışıyoruz.
Barış Bıçakçı’nın dediği gibi burası bir sirk. Bir gösteri dünyası, illüzyon. Herkesin kendini sihirli gösterebildiği bir yer. Karşıdakinin size dair bilgileri kısıtlıysa, kendinizi istediğiniz gibi gösterebilirsiniz. Her gün Sincanlı Mustafa dinleseniz bile Pink Floyd seven birisine karşı saatlerce Pink Floyd övebilirsiniz. Peki ya değer mi? Bu sirki kurup kaldırmak, her gün taklalar atmak bize sevdiğimiz kişiyle bir gelecek vaat eder mi? Bana kalırsa hayır. Evet burası kepaze zamanlar. Bir gösteri dünyası. İlişkiden gündelik yaşama kadar, her yer koca bir sirk. Fakat flört dönemi biter, sirkler kaldırılır. Karşınızdakini Pink Floyd dinlediğinizi göstererek etkileseniz bile, bu böyle devam etmez, edemez. Bunu isteyerek severek yapana sözüm yok tabii fakat içinizden Sincanlı Mustafa dinlemek geliyorsa, eninde sonunda dinleyeceksiniz. Eninde sonunda o sirki kurmaktan yorulup kendiniz olduğunuz için sevilmek isteyeceksiniz. Gün gelecek, karşınızdakinin de sizin sevdiğiniz şeylerle ilgilenmesini bekleyeceksiniz. Etme bulma dünyasında, edip bulamazsanız sıkıntı başlar.
Bu flört sirki bizi bu yazının da konusuna getirdi. Seviyorsak net bir şekilde gidip hemen konuşmalı mıyız? Çünkü flört muğlak bir alan. Bir gün birbirinizi çok seviyor gibi konuşuyorsunuz, diğer gün bir bakmışsınız görüldü yemişsiniz. Bir gün birlikte bir yaşamın hayalini kuruyorsunuz, diğer gün öğreniyorsunuz ki size benching (bu da yeni çıkmış!) yapılıyormuş. Karşınızdakinin size karşı olan duygularından emin olamadığınız, sürekli sorguladığınız bir alan. Kendinizi yiyip bitirdiğiniz, geceleri uykularınızın kaçtığı bir dönem. Haliyle sevdiğinizi söylemekten korkuyorsunuz. Çünkü reddedilirseniz eldeki flörtü/arkadaşlığı kaybedebilirsiniz. Ama kendinizi de yiyip bitiriyorsunuz. İçinizden bir parça sevdiğini söylemek, sevgili olmak istiyor. Peki ya ne yapmalı?
Seviyorsan Git Konuş
Son paragraftaki gibi bir duruma düştüyseniz ve bunu arkadaşınıza söylerseniz, verilen tavsiye az çok bellidir: Seviyorsan git konuş (bknz. Feyyaz Yiğit). Biraz da alkol alırsanız mesajı atıvermiş bulursunuz kendinizi. Peki, seviyorsak sahiden gidip konuşmalı mıyız? Yazının başında anlattığım netlik savunucularına göre, evet. Hatta bu yazıyı yazmadan önce biraz internette gezindim. Bu olayı biz mi büyüttük yoksa gerçekten konuşulan bir durum mu diye. Gördüğüm kadarıyla, ekşi sözlük yazarları, Hürriyet gazetesine çıkan insanlar da seviyorsak gidip konuşma taraftarı. Hatta çoğu zaman açıkça net olmamız gerektiği söyleniyor: Net ol, net ol, net ol.
Bana kalırsa bu iş o kadar kolay değil. Net olmak da sevdiğini söylemek de. Çoğumuz bu ilişkilere aşk temelinde bakıyoruz. Sevgili olmak ya da olmamak, tüm mesele bu. Sevgililiğin bir görev olarak görülmesi bunun temel sebeplerinden birisi. Karşımızdakiyle geçirdiğimiz güzel vakitlerden, oluşan o güzel hatıralardan ziyade sevgili olma görevini tamamlama arzumuz var. Görevimizi tamamlayalım, sevgilimiz olsun ve çıkıp sokaklara bağıralım: “Bim bam bom çok şükür dostlar, benim de artık bir sevgilim var.”
Ben bu bakışa pek katılmıyorum. İlişkinin bir görev olarak görülmesi, ya hep ya hiç bakışı bana göre değil. Bir yıl boyunca savunduğum fikir de buna dayanıyordu. Öncelikle, sevgiyi çok fazla romantik bağlamda düşünüyoruz bana kalırsa. Romantik bağlamda karşılık bulan-sevgili olunan- bir sevginin harika olduğunu, aksinin ise yıpratıcı olabildiğini düşünüyoruz. Seviyorsak gidip konuşmalıyız yoksa kendimizi yiyip bitiririz. Halbuki, karşımızdakine romantik hisler beslesek bile, temelde kurduğumuz ilişki sevgi üzerinedir. Karşımızdaki ile güzel vakit geçirmek, bizi anlayan, dinleyen birisinin olması bize iyi hissettirir. Tabii ki romantik olarak karşılık bulursa ve sevgili olunursa bundan daha fazlası olabilir. El ele tutuşmayı, birlikte uyumayı, çekinmeden onu sevdiğimizi söyleyebilmeyi kim istemez? Bunun aksini savunmuyorum. Fakat, bunlar arkadaşça kurulan sevgi bağının yıpratıcı veya daha değersiz olduğu anlamına gelmez. Bazen bizim romantik hisler beslediğimiz bir kişi bizi romantik olarak sevmeyebilir. Hislerinden tam emin olmayabilir. Bu, hayatın doğal bir parçası. Kimseyi bizi sevmiyor diye suçlayacak değiliz ya. Romantik çekim bambaşka bir şey. Kimsenin tahmin edemediği, nasıl ve neden olduğunu anlayamadığı bir süreç. Bilim insanlarının bile. Ne diyor Barış Bıçakçı:
Arkadaşlarıma da bunu savundum. Bir arkadaşımızı, çevremizdeki bir kişiyi sevdiğimizde net olmanın zor olduğunu, aramızdaki o ilişkiyi kaybetmekten çekinmenin çok doğal olduğunu söyledim. Aza tamah etmeyenin halini hepimiz biliyoruz. Eğer karşımızdakinden bizi romantik olarak sevdiğine dair sinyal almıyorsak-ki bazen bu sinyal gelse bile algılayamayabiliriz- onu sevdiğimizi söylemekten çekinebiliriz. Aramızdaki arkadaşça sevgiyle yetinebiliriz. Evet, bazen görüldü yiyoruz. Evet, el ele yürüyemiyoruz. Evet, onu etkilemek ve görülmek için flört sirkini her gün kurup kaldırıyor ve yoruluyoruz. Ama günün sonunda bu bize mutluluk veriyorsa, yetinebiliyorsak, neden bu ilişkiyi kaybetme riskini göze alalım? Ha, şunu söylemeden de geçemeyeceğim. Ben bu sirki kurup kaldırmaya direkt karşıyım. Bence arkadaşça olan sevgide de bu sirk olmamalı. Karşıdakinin sizi sevesi varsa, gösterişe ve illüzyona gereksinim olmadan sizi sevmeli. Diğer türlüsü, yatsıya kadar yanar.
Bu argümanıma çoğunlukla karşı çıkıldı. Arada arkadaşlık olsa da açılmanın doğru olduğunu savunanlar oldu. Yoksa arkadaşlık ilişkimiz de bozulabilirmiş. Kişi sürekli yan yana vakit geçirdiği birisinden hoşlanırken üzülebilirmiş. Hatta ikiyüzlülük olduğunu ve kendisinden hoşlanan bir arkadaşının ona söylemediği durumda çok sinirleneceğini söyleyenler bile oldu. Şu anda PennState’de doktora yapan bir arkadaşım-sevgiler, saygılar, başarılar- bu işi bir ileri noktaya götürdü. Bu konuyu birlikte konuştuğumuz kişilere bir gece ansızın bir mail attı. Alttaki tabloyu hazırlamıştı:

Bu tabloda iki temel faktör var: “flörtleşmedeki duyarlılık, bir başka deyişle karşıdaki sizi ne kadar görüyor, ne kadar sinyal alıyorsunuz” ve “ne kadar hoşlanıyoruz”. Tabloda gördüğümüz üzere eğer çok hoşlanıyorsak karşımızdakine açılmamız gerektiği savunuluyor. Meraklısına, arkadaşımın 4 temel açıklaması ise aşağıdaki gibi (maildeki haliyle alınmıştır):
– Çok hoşlanıyorsunuz ve flört davranışlarınız karşılık buluyor: Açılın, arkadaşlık ilişkiye dönüşür.
– Çok hoşlanıyorsunuz ama flört davranışlarınız karşılık bulmuyor, daha ziyade arkadaşlık gibi algılanıyor: Bu durumda arkadaşlığa devam etmek, o kişiyle istediğiniz yakınlığa erişememek zaten sizi yiyip bitirecek.
– Bu yüzden; eğer arkadaşlığınız iyiyse açılın. Olgun insanlar böyle şeyleri normal karşılarlar. Belki de karşı taraf durumu düşünür ve ilişkiye başlamayı kabul eder. Etmezse de arkadaşlığınız o anda açılmanızdan ötürü bozulur, ama arkadaş olarak da birbirinizi seviyorsanız bu sonsuza kadar sürmez. Bir süre uzak kalır, hislerinizi kontrol edebilince yine arkadaşlığınıza devam edersiniz (bunun benzerini bizzat yaşadım, 4-5 sene platonik olduğum biriyle, gereksiz yıprandım, keşke önceden açılsaydım).
– Eğer ciddi bir arkadaşlık hukukunuz yoksa açılmayın: Açılmanız zaten yüzeysel olan ilişkinizin dinamiğini bozar, ikiniz de ziyadesiyle rahatsız olursunuz. Hatta mümkünse onunla aranıza biraz mesafe koyun, çünkü yakın kalmak sizi açılmaya teşvik edebilir.
Uyumlu bir çocuk olduğum için beni hayatın çoğu alanında ikna etmek kolaydır. Fakat yeri geldiğinde de inadım inat. E haliyle bu tabloya ve arkadaşımın emeğine saygı duymakla birlikte ikna olmadım. Sabah vizem vardı. Vizemi 1 saatte yapıp erken bitirdim. Sigaramı içtim, kahvemi koydum ve arkadaşımın mailine cevap vermeye koyuldum.
İlk eleştirim yukarıda bahsettiğim sevginin romantik bağlamda düşünülmesiydi. Eğer karşınızdakinin sizi romantik olarak sevmeme ihtimalini görüyorsanız, aranızdaki bağın kopmaması için hislerinizi dile getirmeyebilirsiniz. Onunla arkadaşça vakit geçirmek size yetebilir. Kolay değil, biliyorum. Bu kepaze zamanların muğlaklığını savunmuyorum da. Söylediğim, seviyorsanız gidip konuşmak her zaman iyi olmayabilir.
İkinci eleştirim ise arkadaşımın dört-beş senelik platonik deneyimi hakkında söylediği şey üzerineydi. Bakın arkadaşlar, devrilmiş tıra herkes yol gösterir. Arkadaşım bu kişiye daha önce açılsaydı daha az yıpranacağını savunuyordu. Evet bu bir ihtimal. Ama bunun tam tersi de bir ihtimal. Kaybettiği arkadaşlık bağından sonra daha fazla yıpranabilir ve daha kötü de olabilirdi. Ortaçgil’in dediği gibi: “Olamaz mı, olabilir”. Ayrıca, bir süre uzak kalındıktan sonra arkadaşlık devam edebilir tabii ki. Fakat eskisi gibi olur mu, emin değilim maalesef. Mutluluğun yaşayamadığımız hayatlarda saklı olduğu gibi bir illüzyona sahibiz. Açılsaydım daha az yıpranırdım. Açılsaydım sevgili olabilirdik. Şunu yapsaydım beni sevebilirdi. Fakat maalesef öyle değil. Bunu bilemezdik, bilemiyoruz ve bilemeyeceğiz.
Arkadaşımın tablosu yüksek ve düşük üzerineydi. Fakat hayat ve romantik ilişkiler, siyah-beyaz değil gri zeminde oynanan bir oyundur. Bu gri zeminde bir karar almak, sevdiğini söylemek de haliyle zordur. Dolayısıyla, insanların risk almaktan kaçıp sahip oldukları sevgi dinamiğini devam ettirmesi gayet anlaşılırdır. Unutmamalıyız ki, bu işlerin çoğu zaman bir doğrusu yanlışı yok. Bence net olmamak gayet anlaşılır bir durum. Arkadaşlarımı, hocalarımı, internette netlik savunan insanları karşıma alsam da ben bunu bilip bunu savunmaktan vazgeçmeyeceğim.
Bu yazıda da bir tavsiye vermeyeceğim. Seviyorsanız gidip konuşun, konuşmayın, şu ipuçlarına dikkat edin gibi tavsiyeler benim haddime değil. O gün mailin sonunda çevremdekilere söylemiştim, bugün sizlere de söyleyeceğim: Söylensin veya söylenmesin, karşılıklı veya tek taraflı, ne olursa olsun, sevin. Arkadaşlar, sevmek güzel şey. Bu kepaze zamanlarda elimizde kalmış nadir güzelliklerden. Her yazıda tekrarlamaktan bıkmayacağım, vazgeçmeyelim sevmekten.
İstanbul’da bir akşamüstü. Bakıra çalmış bir gökyüzü var karşımda. Oturdum bir banka sigara içiyorum. Şu sıralar kafam çok kalabalık, yoruluyorum. Yorgun da olsam sevgi üzerine düşünmekten, sevmekten vazgeçmiyorum. Hayatımın geri kalanında net olmayacağımı biliyor, bu yazıyı sonlandırıyorum.
Not: Bu yazıyı biraz sohbet etmek için de yazdım. Görüşlerinizi bize yazmaktan, gelen yorumları kendiniz cevaplayıp birbirinizle sohbet etmekten çekinmeyin lütfen (Netliği savunanlara hep birlikte karşı çıkarız diye umuyorum).
Yorum bırakın