Geçtiğimiz yazıda görmek üzerine konuşmuştuk. Sevgi görmekten, daha doğrusu kepaze zamanlardan ötürü sevgi görememekten. Bu yazıda bu konu üzerine biraz daha derinlere inelim istedim. Çünkü geçen yazıda da söylediğim gibi, ben bu zamanların bize bir şeyleri unutturmasından nefret ediyorum. Artık hiçbir şeyi derinlemesine konuşmuyor, her şeyin yerine bir yenisini koyuyoruz. Ve size şaşıracağınız bir şey daha söyleyeceğim: Bugün İstanbul’da yağmur yok ama ben yine de yazıyorum.
On dört-On beş’li yaşlardaydım. Liseye yeni geçmişim. Ne geleceği düşünecek kadar kasvetliyim ne de ortaokuldaki kadar salak. Ama bir sorunum var. Çünkü hayat kaç yaşında olduğumuzdan bağımsız olarak sorunsuz geçmiyor. Yeni bir ortama giriyordum ve kendime bir rol biçmek zorundaydım. Liseye yeni geçen bir erkek için aşağı yukarı şu tür gruplar vardı (hepsini sayamıyorum): a) Dönemdeki tüm güzel kızlarla arkadaş olup/olmaya çalışıp sürekli sosyalleşebilirdim. b) Öğle aralarında basketbol veya futbol oynayıp her çıkan olay/kavgada oraya koşabilirdim. c) Bilgisayar oyunu oynayarak gamer olabilirdim. d) Daha önce okumadığım birkaç “büyük” kitapları okuyup, duvar kenarında oturarak havalı olduğumu sanabilirdim. İlk üç maddenin benim için çeşitli sıkıntıları vardı ve diğer saymadığım gruplar da bana tam olarak uymuyordu. Sürekli sosyalleşmek ve insan tanımak benim için oldukça yorucuydu. Futbol oynamayı seviyordum fakat her öğle arası, herkesin baktığı bir yerde oynamak oldukça gericiydi. Bilgisayar oyunu oynamayı da hiç beceremedim. Anlayacağınız üzere 8.sınıfta kompozisyonlarımı seven Türkçe hocamın da teşviğiyle -Nurcan Hocam sevgiler, saygılar- son şıkkı seçtim. Havalı olduğumu hiçbir zaman düşünmedim. Futbol turnuvasının finalindeki golü atmam dışında (lisedeki çoğu insanın ismimi öğrenmesi de bu sayede oldu).
Ne okusam ne okusam diye düşündüm. O dönem hatırlarsınız şiir sokakta akımı vardı. Dedim Anıl, şiir oku. Hangi şiiri? Cemal Süreya tabii ki. Bakın gurmelerden olduğum için tek “y” ile bile yazıyorum. Ve tabii ki aklımda kalan ve tüm ortamlarda -affınıza sığınarak söylüyorum- satacağım şiir şu olacaktı: Biliyorum, sana giden yollar kapalı.
Bakmayın liseli halimle dalga geçtiğime. İçten içe hala beğeniyorum bu şiiri. Fakat yaş aldıkça öğrendim ki ortamlarda Cemal Süreya ile hava atmak pek de matah bir şey değil. Ve yaş aldıkça bir şey daha fark ettim: Yahu dedim Cemal Süreya-tek y ile- neden vapurda gördüğün bir kadın? Ne bileyim yani, gurbetteki bir sevgili, seni terk eden güzel bir kadın, hatta ve hatta arkadaşının sevgilisi-günümüzdeki ismiyle yengecilik-. Buralardan çok daha iyi bir şiir çıkmaz mıydı? Çıkabilirdi. Ama sorun bu değil. Bunu da geçtiğimiz sene bir dostum sayesinde öğrendim.
Dostum oldukça bilgili bir insandır. O dönemde de kendisi Walter Benjamin okuyordu. Konu nereden açıldı inanın hatırlamıyorum ama bana Benjamin’in “Son bakışta aşk” ifadesinden bahsetti. Ve ben bir sigara yakıp dedim ki: Cemal, şimdi çıktı foyan ortaya -böyle bir şey demedim, sadece gülmeniz için yazıyorum-.
Son bakışta aşk
Walter Benjamin’e göre “büyük şehir insanını büyüleyen aşktır” fakat “ilk bakışta değil, son bakışta aşk”. Karşımızdakinden yanıt beklemediğimiz, bakışlarımıza karşılık vermeyeceğini bildiğimiz, bir hikâyeyi devam ettiremeyeceğimizi baştan kabul ettiğimiz aşklar. Bir başka deyişle, günümüz ilişkileri-aşkları “aurasını kaybetmiş bir çağın deneyimidir”.
Burada şu notu düşmem gerekir. Ben Walter Benjamin’in yazın ve düşün hayatını yorumlayabilecek bir insan değilim. Bu yazıda yaptığım dostumun bana attığı metinler ve ders notlarından yola çıkarak kendimce bu kepaze zamandaki ilişkilere bir yorum getirmeye çalışmak. Dolayısıyla sizlerden “vay salak Benjamin’in kastettiği o değildir” tarzındaki yorumlarınızı saklamanızı rica edeceğim.
Dönelim son bakışta aşk meselesine. Ne vurucu bir ifade. Son bakışta aşk. Son bakışta aşk. Son bakışta aşk. Kalabalığın arasında bir kadın, saçını savuruyor rüzgarla, bakıyorsunuz, âşık oluyorsunuz ve son. Bir kıvılcım ve hızlı bir sönüş. Dikkat edin, son görüşte aşk değil, son bakışta aşk. Çünkü görmenin, görüşün bir hikayesi vardır-az veya çok-. Bakış ise anlıktır. Günümüzün insanı ve ilişkileri gibi.
Artık anlara esir bir durumdayız. En son ne zaman dinlediniz saatlerce dinleyebileceğiniz bir aşk hikayesini? Her aşk hikayesi değerlidir, hiçbirinizin ilişkilerini küçümsemek değil derdim. Böyle yorumlanmak da istemem. Ama, gelin dürüst olalım birbirimize, artık hikayeler mi yazıyoruz yoksa anlarda mı savruluyoruz? Eğer ben haksızsam, ne diye Cemal Süreya vapurda kalabalıkta gördüğü bir kadına şiir yazdı? Neden bu sözlüklerde, sosyal medyada, dergilerde sürekli kalabalıklar arasında gördüğü birisine âşık olan insanların yazdıklarını okuyoruz? Ben neden lisede okul dergisine yazdığım bir hikâyede metroda âşık oluşumu anlattım?
Birbirimizi görmeyi unuttuk. Sadece bakıyoruz. Çevremizdeki her şey, bir andan ibaret. Sohbetlerimiz, ilişkilerimiz, her şey, herkes anlar üzerine kurulu sanki. Ufak bir kıvılcım, bakış, fark ediş ve sönüş. Mesela, bulutlara bakıyoruz ama oturup bir iki dakika bulutları seyredemiyor, onları göremiyoruz. Bulutların varlığının farkındayız. Peki ya, çocukluğumuzun o güzel günlerindeki gibi bulutların şeklini, neye benzediklerini görebiliyor muyuz? En son ne zaman bir bulutu ata benzettiniz? Anlık bir bakış ve ilerleyiş. Her şey bundan ibaret. Günümüz dating app’lerine bir bakın. Bir seksen boy, sarışın, iyi okulda okumuş, doktor sağa kaydır. Bir elli boy, kötü okul sola kaydır. Fazla vücut çalışmış bana gitmez sola kaydır, ooo sarışın güzel sağa kaydır. Sürekli bir ilerleme. Sürekli bir anlara hapsolma. Bir an geliyor, bir an gidiyor. Biz devam ediyoruz. Herkesi, her şeyi unutuyor ve yerlerine yenilerini koyuyoruz.

Unutma rejiminin unutulan ilişkileri
Bu kepaze zamanlar aslında unutma rejimidir diyor Walter Benjamin. Çoğu zaman neyi unuttuğumuzu bile unutuyoruz. Eğer unutmazsak devam edemeyiz. Bunca kalabalığın, bunca uyaranın arasında “fark edilmesi gereken bunca şey”i hatırlamaya çalışırsak, dururuz, ilerleyemeyiz. Ve tahmin edin bu kepaze zaman kimleri sevmez? Duranları ve ilerlemeyenleri. İlişkilerimiz de böyle. Bir insanı görmek, ona dair bir şeyi hatırlamak imkânsız sanki. Geçtiğimiz sene nispeten yeni tanıştığım bir insana dair hatırladığım bir şeyi söylemiştim. Dürüst olmak gerekirse benim için oldukça olağan bir cümleydi. Fakat söylediğimde çok şaşırmıştı. Nasıl hatırladığımı sormuştu. Sadece görmüş ve dinlemiştim. Ona ve anlattıklarına değer vermiştim. Ne bir hafıza kursu ne B12 takviyesi.
Peki ya bu kadar basit bir şeyi neden yapmıyoruz? Eğer karşınızdaki sizin üzgün olduğunuzu görür ve bunu sorarsa, işlerine yetişemez de ondan. Sizi görürse geride kalır. Dolayısıyla sizi sadece üstün körü bir bakış ve sohbetle geçiştirmek zorundadır. Ayrılacağını bildiği bir ilişkide, kıymetli dikkatini size veremez. Hatta çoğu zaman görmezden gelmektedir. Hadi gelin birbirimize dürüst olalım, tanıdığınız bir insanı uzaktan gördüğünüzde selam verip konuşuyor musunuz? Yoksa, telefonunuzu çıkararak veya yolunuzu değiştirerek görmezden mi geliyorsunuz? Görmezden gelmeniz/miz neye yarıyor? Ne oldu on dakika ayırıp o insanlarla konuşmayıp, onları görmediğimizde? Ne kazandık yani, dünyanın en önemli insanı mıyız şimdi? Şahsen ben değilim, aynı tas aynı hamam.
Gördüğümüz unsurlar hafızamızda yer edinir ve kimsenin hafızasında kimseye ayıracak yer yok artık. Hafızamızı tabiri caizse kayda değer şeylerle değil, azar azar her “şey”le doldurmalıyız. Çünkü sahip olduklarımızın özünden ziyade sayısı önemlidir. İlişkilerin niteliği değil, networkünüzün genişliği önemlidir. Anıl’ın veya başkasının halini sormanızın, onu görmenizin bir değeri yok. Çünkü biliyorsunuz ki ihtiyacınız olduğunda “Anıl merhaba nasılsın, bir işim düştü sana” diyebilirsiniz. Kimse Hıdır gelsin bildiklerini anlatsın dinleyelim demez, herkes Hızır’a muhtaç.
Bu bizi nereye getirdi? Çocukluğumuzun bir milyoncu dükkanlarına. İşte günümüzün yaşamı ve ilişkileri. Koskocaman bir “bir milyoncu dükkânı”. Herkesin herkesi tanıdığı, Instagram’a takipçi sayılarının ve LinkedIn’de bağlantı sayılarının sürekli arttığı, ucuz ama sayıca çok ve yeri geldiğince “işlevsel” olabilecek ilişkiler, sürekli yeni ilişkiler. Kimsenin kimseyi göremediği kalabalıklar. Kimsenin kimseyi hatırlamadığı, hep “yeni”nin olduğu bir hayat. Çünkü bizden beklentiler bellidir: Tüket ve ilerle. İlişkilerinde de.
Gelin bir örnek vereyim size. Bir dostum var, kendisini de çok severim. Ama gel gör ki romantik ilişkilerinde anlam veremediğim bir konu var. Çünkü neredeyse ayda bir şu mesajı alıyorum: “ben bu çocuğu, bu aşkı nasıl unutacağım? Bu sefer mahvoldum gerçekten.” Şimdi size şaşırtıcı bir bilgi vereceğim. Üç ayda bir “bu çocuk”un ismi de cismi de değişiyor. Sürekli yeni bir isim geliyor, tüketiliyor, unutuluyor. Keza başka bir arkadaşım (bu kadar arkadaşlarımdan bahsettiğime bakmayın, o kadar sosyal bir insan değilim) gündelik hayatta oldukça makul bir insandır. Ama geçen bana Instagramda bulduğu bir çocuğu atmasın mı? Çok beğenmiş, âşık olmuş. Bakın kalabalıklar arasında bir bakış bile değil, uyumadan önce “şöyle bir instagrama bakayım da yatayım” dedikten sonra şans eseri denk gelinen birisi. Ben de, arkadaşım da, sizler de biliyorsunuz ki bu çocuk yerini bir-iki hafta sonra başkasına bırakacak. Ah Benjamin, iyi ki görmedin bu sosyal medya ve dating app dönemini.
Neden oluyor bütün bunlar? Arkadaşlarım çıldırdılar mı? Veya siz bunları yaptığınızda salak mı hissediyorsunuz kendinizi? Hissetmeyin. Ben de yapıyorum ve hissetmiyorum. Bizi bu hale kepaze zamanlar getirdi. Aurasını kaybetmiş, gerçekleşme -hatta tekrar görme- ihtimalinin olmadığını bildiğimiz halde âşık olmamıza-veya olduğumuzu sanmamıza- sebep olan bu zamanlar. Hayatımıza girenleri unutmamıza, onlara hafızamızda yer vermememize, onları görmekten kaçmamıza sebep olanlar da.
Maalesef konuşasım tuttu ve uzun uzun yazdım. Kusura bakmayın. Güneşli bir İstanbul günü. Çıkıp oturdum bir banka. Bulutlara bakıyorum. Bulutta bir bıyık görüyorum. Kendimi kepaze zamanların “anlarından” uzaklaştırıp hikayelerine bırakmak istediğim bir günde, sevgiyi unutuşumuzdan ve kimsenin kimseyi görmemesinden sızlanıyorum. Ve yazıyı, çok sevdiğim Ahmet Erhan’la bitirmek istiyorum:
İçinde yaşadığımız şu çağ unutmayı çok iyi biliyor belki de tek niteliği bu. Unutuyoruz ve unuttuğumuz şeylerin yerine hemen bir yenisini koyuyoruz.
Not: Çok ufak iki not yazmak istiyorum. Bu blog’a başlarkenki düşüncem üç kişinin okuyacağıydı. Kavak Yellerinde Efe’nin radyo yayını yapışı gibi bir blog hayal ediyordum. Fakat öyle olmadı. Sayıyı vermeyeceğim ama inanın bana görseniz siz de çok şaşırırsınız. Bu benim sayemde olmadı. Sizin sayenizde oldu. Bizi paylaşan, arkadaşlarına öneren o kadar çok insan vardı ki. O yüzden sizlere bir teşekkürü borç bilirim. Bu blogu gördüğünüz, paylaştığınız, önerdiğiniz ve bu kadar çok okunmasını sağladığınız için teşekkür ederim. Ne yalan söyleyeyim, bunları görmek beni çok mutlu etti. Tekrar çok teşekkürler.
Not2: Bu blog’un ayarlarında anonim yorum yazma kısmı varmış. Ama ben blog işinden anlamayarak bu işe giriştiğim için bu ayarı görmem zaman aldı. O yüzden bu ayarı maalesef biraz geç açtım. Dilerseniz anonim olarak yorum yazabilir; bizden konuşmamızı istediğiniz konuları, yazılarla ilgili eleştirilerinizi, derdinizi, sıkıntınızı, ne dilerseniz yazabilirsiniz. Bu blogun kepaze zamanlardan bunalmış ve söyleyecek sözü olan insanların buluşma noktası olması beni çok sevindirir. Bu sebeple, misafir hissetmeyin, burası sizin de blogunuz. İster anonim ister isminizle, buyrun yorum soframıza.

Yorum bırakın